20 Nisan 2009 Pazartesi

İlker Başbuğ

Nevzat Tarhan - İLKER BAŞBUĞ NE DEMEK İSTEDİ, SAMİMİ Mİ?

“Yanlışın başarısı için gerekli olan en önemli şey doğruyu savunanların hiçbir şey yapmamasıdır.” Bu güzel sözle yazıma başlamak istedim çünkü hala basireti bağlanmışlık, ferasetsizlik ve uyutulmuşluk, bir kaç güzel sözle tava gelme devam ettirilmek isteniyor.

Asker düşmanlığı nedir?
Şunu unutmayalım; içinde öneri olan eleştiriler faydalıdır, evindeki akrepten söz edeni düşman görmen önyargılı olduğunu gösterir. O halde asker yanlış yaptığında eleştirenler bu şekilde eleştiriyorlarsa düşmanlıktan değil dostluktan eleştiriyorlar demektir.

Eleştiriye kapalı bütün sistemler çökmüştür. Modern yönetimler dış denetçilere kendilerini açıp rapor isterler. Mükemmeliyet anlayışı bunu gerektirirken kendini eleştirilemez görenler tarihin çöplüğünde kaybolurlar.

Genelkurmay Başkanımız Orgeneral İlker Başbuğ alışılmışın dışında ve iki saat süren 55 sayfalık bir konuşma yaptı. Bu konuşma normal sistemlerde bir komutanın kendi personeline yapacağı bir konuşmadır ve sivil topluma karşı yapılması halen normalleşmenin gerçekleşmediğinin göstergesidir.

İlginç noktaları şunlar...
Birincisi önümüzdeki hafta güncel konularla ilgili soru almak üzere ikinci bir toplantı yapacağını söyledi. Bu yaklaşım kamuoyunu ciddiye alması gerektiğini farketme işaretidir. İyi olmuştur geri dönüşlere göre daha tartışmalı konulara girecektir, kurmay zekasının inceliğini görüyoruz.

İkincisi yeni şeyler söyleme ihtiyacı hissedildi çünkü toplum artık ‘sürü’ değilmiş, farkına varıldığı anlaşılıyor. İlk defa bir GNK Başkanı milletin vergileri ile var olduklarını açıkca ifade etti.

Aşırı entellektüalizasyon vardı
Üçüncüsü üslup değişti bilimsel terminoloji kullanıldı ve buyurgan yaklaşım azaldı. Satır aralarına suçlayıcı yargılayıcı, buyurgan ve tehdit edici uslup var ama önceki yaklaşımlara parmak sallayarak yapılan konuşmalara göre önemli olgunluk fark ediliyor.

Ancak aşırı entellektüalizasyonda sağlıklı bir durum değildir. Bazı kaygı ve korkularını kontrol edemeyen kişiler aşırı mantıksal ve entellektüel yorumlar yaparak, bilgili olduklarını savunarak rahatlamaya çalışırlar. Doktora tezi savunması gibi bir konuşma o makam için fazla idi.

Konuşma uslup açısından bilimsel iken esas açısından bilimsel değildi. Çünkü din, kültürel kimlik, yaşam biçimi gibi her konuya sadece siyasi anlamlar yüklenerek bakılmıştır. Siyasetle yatıp siyasetle kalkan algı ve alışkanlık sürüyor.

Dördüncüsü savunma çabası anlama çabasının çok önüne çıkmış. Topluma yaklaşımı eşitlerin ilişkisinden çok didaktik öğretici aydınlatıcı başöğretmen görünümünde sadece üslüp yumuşamış. Yine sivilleri asteğmen gören yaklaşım var. Sadece parmak sallanmıyor.

“Askerin söz hakkı askeri konularla sınırlı olmalıdır” ilkesi çiğnendi.
Beşincisi ‘Askerlik yaşam biçimidir’ sabitesinden hareket ediliyor. Bu görüş kabul edildiğinde ordunun cemaatten farkı kalmaz. Kılık kıyafet, sakal, eğlence kültürü ancak çağdaş görünümlü olan veya cağdaş olmayan tarikatlarda ortak değer olarak yaşar. Böyle düşünen ordu gücü silahlı tarikat olur.

Askerlik meslektir yaşam biçimi değildir. Hem askerliğin icrası esnasında hemde sivil yaşamda ve evde hep aynı rolde kalınırsa diğer biçimde yaşayanlara tahakküme başlanılır. “Benim yaşam tarzım en iyi” deniliyorsa totaliter ve otoriter olmak zorunda kalınılır ve tek tip insan istenir.

Özgürlükçü olmayan, tek parti döneminin laikliği savunuluyor.
Altıncısı ‘Laikliğin tanımına ihtiyaç yoktur’sabitesinden hareket ediliyor. Anayasanın 24’ncü maddesini tartışmaya kapatma çabası dikkat çekiyor. Dini konulardaki kuşkucu ve paranoid yaklaşım devam ediyor.(Not: Buradaki paranoid terimi klinik bir tanım değildir.)

Yedincisi “Dinin kendisinden rahatsız değiliz ama kötüye kullanımından rahatsızız” mesajı verilmeye çalışılıyor. Televizyona karşı olanların “Biz televizyona karşı değiliz ama kötüye kullanımından rahatsızız” diyerek TV’yi yasaklamaları nasıl bir suudi paranoyası ise dini yaşanmasına aynı gerekçe ile karşı olmak aynı şeydir.

Sayın Başbuğ’un elinde niyet ölçen bir alet mi var ki dinin kötüye kullanılıp kullanılmadığını anlayabiliyor. Bir konuda samimiyeti anlamak için uygulamalara bakmak gerekiyor. Modern hukuk niyete bakmaz eyleme bakar.

Devlet, dini siyasete alet eden varsa yakasına yapışır siyasi talebi olmayan, kanun ve kurallara uyan, vergisini veren dindar bir insanı düşman görmek ya acizliktir yahutta paranaoid bir algıdır.

Dindar bir kadının asker oğlunu ziyarete kışlaya alma, alkole gösterdiğin özgürlüğü başörtüsüne gösterme sonra da biz mütedeyyin insandan rahatsız değiliz de. Hiç inandırıcı değil. Ya samimiyetsizlik ya da islamofobi var.

Sekizincisi, “Din, din duygusu ve dince kutsal sayılan şeylerin şahsi ve ticari çıkarına alet edenlere karşıyız” sözü Tek Parti Cumhuriyeti döneminden kalan TCK’nın 163’ncü maddesini hatırlatıyor. Anayasa da 163’ncü maddenin uzantısı olan 24’ncü maddeye göre sayın Başbuğ ordumuza ‘Peygamber ocağı’ derken dini kendi çıkarına ve amacına alet etmiş olmuyor mu? Bu mantığa göre askeri ölüme göndermek için şehitlikten söz etmek de dini siyasete ve kendi amacına alet etmektir. Bir zamanlar Allaha ısmarladık demeyi dini siyasete alet edilmesi olarak gören İsmet İnönü anlayışının devam ettiğini görüyoruz.

Bugün bir personelinin serbestçe dua etme ve ibadet etme hakkının olmadığı Türk Silahlı Kuvvetlerinde dini konularda objektif yorum beklenemez. Din sadece inanç değildir amel kısmıda vardır kimseye zarar vermeden ibadeti yapanı dışlayan sistem çağdışıdır. Silahlı kuvvetlerin içinde isimsiz bir anket yapalım gerçekler ortaya çıksın.

Terörist insan da dindar gazeteci insan değil mi?
Dokuzuncusu, Muhsin Yazıcıoğlu olayında DHA muhabiri akredite ve askeri helikoptere alınıyor. CHA muhabiri Samanyolu grubundan olduğu için dağda donmaya terk edilircesine merhametsizce helikoptere alınmıyor. Teröriste bile olsa yapılmayacak seviyesizlik. Bu uygulama GKB’nının insani söylemlerinin havada kaldığını gösteriyor.

Dini cemaatler sivil toplum örgütü olamaz mı?
Onuncusu, Max Weber, Huntington gibi batılı düşünürlere vurgu yapıldı. Weber “Kapitalizm protestan cemaatinin ahlakı sayesinde gelişmiştir” diyordu. Huntington ise batı kültürünü üstün kültür olarak kabul eder ve Cumhuriyetimizin kültür politikalarının başarısız olduğunu ifade eder. Askerlere özerklik verilmesine şiddetle karşı çıkar.

Batılı düşünürlere gösterilen hoşgörü dünyada kabul görmüş Türk ve müslüman düşünürlere gösterilmiyor. Bir defa İbn-i Haldun’un ismi geçmedi.

Osmanlıda ticaretin ahlakını oluşturan Ahi teşkilatı sivil toplum örgütü gibi çalışan tarikatlerden oluşuyordu. Toplumda ahlak hocası gibi çalışan hayır peşinde koşan kişileri düşman ve tehlike görmek sağlıklı bir durum değildir.

Ergenekon burjuvazisi ve sivil toplum örgütü gibi çalışan misyoner destekli çağdaş yaşamcılara tanıdığın özgürlüğü dini cemaatlere tanıma, bu bir çifte standarttır.

Sonuç olarak...
Türkiye halkı diyerek Kürt kökenli vatandaşlara zeytin dalı uzatıldı.
Konuşmada 36 kez demokrasi vurgusu yapılarak liberal aydınlara da zeytin dalı uzatıldı.

Ancak Müslüman kelimesi hiç kullanılmadı. Dini cemaatler tehdit unsuru olarak sunuldu. Dini duyarlılığı olan kitlelerin aldığı gazeteler akredite dışı bırakıldı, neredeyse helikopterden atılacaklardı.

Ya islamofobi devam ediyor ya yeni bir halkla ilişkiler ve imaj stratejisi izleniyor. Yahut ta psikolojik savaş yöntemi olarak muhalifleri bölüp harekat alanı genişletilmeye çalışılıyor. Zaman gösterecek.

Gerçekler her zaman doğru olmuyor.

Hiç yorum yok:

Blog Listem