7 Nisan 2009 Salı

'BALKANLARI ZİYARET İBADETTİR' (mi?)- Adapazarı Yazıları / Fahri TUNA

Konu başlıkları

 [göster]

30 ADAPAZARILININ BALKAN SEFERİ

(20-27 Ağustos 2006)

Makedonya Kalkandelen Harabati Dedebaba Tekkesi

'BALKANLARI ZİYARET İBADETTİR' yazısından alınmıştır. İbadet sıla-i rahimse okey.

Irmak Kültür Sanat dergisi olarak 20-27 tarihleri arasında 30 Adapazarılının katıldığı bir 'Balkan Kültür Gezisi' düzenlemiştik.

Geziye yazar Selim Gündüzalp , şair İbrahim açılan, şair Yusuf Mısırlıoğlu ve eşi, Dahiliye Uzmanı Dr . Ayhan Aydın ve eşi SAÜ öğretim üyelerinden Bedizel Aydın , kız kardeşi anaokulu öğretmeni Zuhal Aydın , Taraklı Belediye Başkanı Tacettin ÖzkaramanSöğütlü Belediye Başkanı Ertuğrul Özcan , Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyesi / Mali Müşavir İmdat Akgünler ve ailesi, Adasu Genel Müdür Yardımcısı Muzaffer İşçioğlu ve eşi emekli öğretmen Aysel hanım, Adasu Personel ve eğitim Daire Başkanı Nurşen Gürarada, İşadamı Yakup Kuray ve eşi, memur Bahar Tanattı, Söğütlü Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Talat İr , Öğrenciler Bilal Çakacak, Çark'ın işletmecisi ve ilimizin popüler iş adamlarından Rahmi Sak 'ın annesi, ablası, amca oğlu ve eşi, Nisa Yıldız ve derginin Genel Yayın Yönetmeni Fahri Tuna 'yla ailesi katıldılar.

48 kişilik otobüste 30 kişinin olması büyük bir rahatlık getirirken, Anadolu 'nun bir bakıma 'mütemmimi' yani tamamlayıcısı/bütünleyicisi durumundaki Balkanlar 'ı görmek, tanımak kafile için önemli bir heyecan oluşturuyordu. Çünkü Yusuf Mısırlıoğlu 'nun deyimiyle 'Balkanları ziyaret ibadettir!'

Aslen Kırcaalili, Bulgaristan Türklerinin önde gelen şairlerinden, Kaynak dergisi Genel yayın yönetmeni Sabri Karagöz 'ü de Gebze 'den alıp yola koyuluyoruz.

OSMANLI 'NIN BİLİM ŞEHRİ FİLİBE 'FEYİZ

Pazartesi sabahı gün ağardığında Filibe 'deyiz; o Filibe ki, Osmanlı 'nın Balkanlardaki en önemli bilim ve Aydınlanma merkezlerinden biriydi asırlarca. Şair Sabri Alagöz 'ün rehberliğinde Filibe 'nin tarihi bölümü 'Osmanlı Mahallesini' geziyoruz. Her taraf buram buram Türk mimarisi kokuyor; ahşap, cumbalı evler, dar taş zeminli sokaklar... Bulgarlar sadece evlerin dış boyalarını değiştirmeyi başarabilmişler.

Oradan şehrin merkezindeki 'Cumayata' camiine iniyoruz; camiin adı 'cumanın atası' anlamında, bir de İmaret Camii ibadete açıkmış. Filibe 800 bin nüfuslu Bulgaristan 'ın 2. büyük şehri. 20 bin kadar da Türk yaşıyor. Bizi sevindiren bir şey var: 1430'larda yapılan Cumayata Camii , İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore ettiriliyor. Bilenler bilir; söz konusu caminin kubbesi 'ağır bir Deprem geçirmişçesine' çatlak patlaktı.

İki saatlik bir moladan sonra Sofya 'ya doğru yola koyuluyoruz.

'YOL KENARINDAKİ CEVİZLERİ YEMEK CAİZ MİDİR?'

Sofya 'ya doğru ilerlerken enfes bir ovadan geçiyoruz. Her yan göz alabildiğince ova ve maalesef çoğu da ekili değil... Çoğumuz 'Osmanlı bu ovaları nasıl bıraktı' hayıflanması içerisindeyiz.

Yol kenarlarında daha çok 40-50 yaşlarındaki ceviz ağaçları var. Şair İbrahim Açılan tartışmayı başlatıyor: 'Bu cevizlerden yemek caiz midir değil midir?'

Arabada her kafadan bir ses çıkıyor: Kimi 'ne demek efendim, burası ecdat diyarıdır, elbette caizdir', kimisi de 'iyi ama bu ağaçlar en fazla elli yıllık, ecdadımız 1912'de buralardan çekildi , bizimkiler dikmiş olamaz cevizleri, haramdır' diyor. Derken İmam-ı Azam Ebu Hanife 'nin 'yola bakan ağaçlardan 1/3 oranında yenmesi caizdir' fetvası hatırlatılıyor... sonunda Fahri Tuna , 'ecdadımıza layık evlatlar olmalıyız' deyip 2 adet ceviz koparıyor ve 'özür dileriz, ağacın dalına asamadık' deyip ağacın dibine 2 Euro (3.7 lira) bırakıyor, tartışma da sona eriyor.

Sabri bey bize kısa sürede de olsa Sofya 'yı gezdiyor. Banyabaşı ve birkaç camii de saymazsak, neredeyse Türk izi kalmamış Sofya 'da...

Akşam yorgun argın Üsküp 'teyiz. General Tours sahibi Arkan Kerim 'in organizasyonuyla 5 ayrı şehirde 5 ayrı güzel otellerde yerimiz ayrılmış. Üsküp 'teki otelimizde iyice dinlendikten ve sıkı bir kahvaltıdan sonra Üsküp Kalesine çıkıyoruz. Enfes bir Osmanlı şehri Üsküp 'e kaleden göz atıp, Kosova 'ya Sultan Murat 'a yollanıyoruz.

'SULTAN MURAT TÜRBESİ 'NDE EKİP DAĞILIYOR'

Dağlık engebeli zor yolların ardından Kosova ovasında yol alıyoruz. Bizi SAÜ 'de yüksek lisans yapan Prizrenli Ergin Jable'yle MaMuşalı iki Türk genci karşılıyor, yol boyunca bize refakat ediyor.

Nefis ve göz alabildiğince geniş, verimli ama neredeyse hiç ekilmemiş bir ovada, Kosova ovasında ilerliyoruz.

Kosova 'nın başkenti Priştina 'dan geçiyoruz. Daha çok yeni zamanların şehri görünümü var, yüksek yüksek, biçimsiz apartmanlar filan... 10 km daha batıya gidip türbeye ulaşıyoruz.

'Sultan I . Murat ' mâlum, üçüncü Osmanlı padişahı, Kosova Meydan Muharebesi'nde (28 Haziran 1389'da) Kosova Gölovası 'nda Prens Lazar'ın komutasındaki Sırp Ordusunu yeniyor, Miloş Obiliç adlı bir Sırp , Osmanlı ordusuna sızıyor ve zehirli hançer ile Sultan Murat 'ı şehit ediyor.

İşte türbe orada, şehit edildiği noktada inşa ediliyor; hani şu başbakanımızın üç kez açmaya niyetlenip de – bilemediğimiz nedenlerle – bir türlü açamadığı türbe...

Türbenin avlusunda bizi Türk askerleri karşılıyor; bayan taifesi Mehmetçiklerin boynuna sarılıp 'hüngür hüngür' ağlamaya başlıyorlar. Ardından benzer duygusal görüntüler türbe içerisinde gerçekleşiyor.


I. SULTAN MURAT ADAPAZARILIALRIN HEMŞEHRİSİ Mİ?

SAÜ öğretim üyelerinden Yrd . Doç .Dr. Bedizel Aydın , yazar Selim Gündüzalp , Taraklı Belediye Başkanı Tacettin Özkaraman ve Irmak dergisi Genel Yayın Yönetmeni Fahri Tuna 'ylaKosova Türk Televizyonu söyleşi yapıyor. Fahri Tuna , 'I. Sultan Murat bizim hemşerimizdir; Adapazarı ve çevresi babası Sultan Orhan 'ın fethidir, ayrıca sakarya Osmanlı hinterlandından gelen göçlerle oluşMuş bir vilayet ... Kosova 'dan Adapazarı 'na göçmüş çok sayıda hemşerimiz var. ' şeklinde konuşuyor.

Sultan Murat Türbesinin bayan türbedarına, yapımı planlanan müze için Adapazarı 'ndan getirilen 'ebru ' teslim ediliyor, türbenin güzel düzenlenmiş bahçesindeki 'Boşnak eriği'nden Adapazarı 'ndaki dostlara hediye edilmek üzere üç-beşer tane koparılıp Prizren 'e doğru yola çıkılıyor.

Prizren , Priştina 'nın 80 km kuzeyinde, Şar Dağlarının batısında kurulMuş Türk şehri.

Rehberimiz Prizrenli Ergin Jable'nin nefis anlatımıyla 80 kmlik dağlık yol bize 10 dakika gibi kolay ve güzel geliyor. Balkanların göbeğinde buram buram Türkiye kokan Prizren 'deyiz. Prizren 1990 öncesi 'neredeyse tümüyle 60 bin kişilik Türk' şehriymiş... O zamandan bu yana statü değişikliği, savaşlar vs.. sayım da yapılmamış... Bugün 120 bin kişilik bir nüfusu olduğu sanılıyor. Türk sayısı da 70 bin civarında. Ortasından büyükçe bir dere geçiyor, bir çay... Üzerinde köprüler vs... Yamaçlarda enfes camiler. Sinan Paşa , Maraş ... Prizren 'de 33 cami bulunuyorMuş.

DOĞRUYOL KÜLTÜR DERNEĞİ 30 AĞUSTOSA HAZIRLANIYOR.

Prof.Dr. Mustafa İsen 'in de önerisiyle Doğruyol 'dayız. Doğruyol Kültür Sanat Derneği 1951'de kurulMuş. Gerçek bir kültür sanat derneği. Başkanı İrfan Şekerci. Kafilemizi başkan yardımcısı Adnan Jilta'yla Yönetim Kurulu üyeleri ve 10-16 yaş arası 20 kadar kızlı erkekli bir koro karşılıyor. 80-100 metrekarelik salonda her yan Türk bayrakları, Atatürk posterleri ve Türkiye 'ye ait tablolarla süslenmiş.

Götürdüğümüz 100 kadar kitapla, ebru tablosunu hediye ediyoruz.

15 dakikalık bir gösteri-konser başlıyor. Gençler ellerinde Türk bayraklarıyla, nefis bir sunum yapıyorlar.

Kafilemizde erkekli bayanlı herkesin gözü yaşlı.

Grubu eğiten iki bayan öğretmen; Liriye Dişo ve Yüksel Pomak . Liriye hanım bizden özür diliyor:

'- Efendim çok özür dileriz. Eksikliklerimiz için bizi bağışlayın. Mâlum 8 gün sonra 30 Ağustos . Koroyu 30 Ağustos zafer Bayramına hazırlıyoruz da. Biraz daha çalışmamız gerek...'

Şair İbrahim AÇILAN;

'ÖZÜNÜZDEN ÖZÜMÜZE ÖZ KATTINIZ'

Gezilere şair ve yazarlarla katılmanın zevki bambaşka gerçekten...Hele eskilerin 'sehl -i mümteni' dedikleri 'kolay yazan/söyleyen' şairlerle yolculuk bir başka güzel.

Kafilemize Geyve 'den katılan Türkçe Öğretmeni-şair İbrahim Açılan, Prizren 'de ziyaret ettiğimiz 'Doğruyol Kültür Sanat Derneği 'nde 'yolda yazdığım şiiri okumak istiyorum' deyince 'buyur' ediliyor.

Oldukça duygusal bir şiir okuyan Açılan'ın 'Özünüzden özümüze öz kattığınız' mısraı salondaki herkesten büyük alkış alıyor. Akşam namazını Maraş Camiinde eda ettikten sonra yemeğe geçiyoruz. Balkanların 'kebap' dedikleri köfteleri çok meşhur; hem lezzetli hem de büyük; bizim 1,5 hatta 2 porsiyonumuza eşit. 'Beska Restaurant 'ta (Besim ' 'kebap'lanıyoruz, arından da kahveler... Beska 'Besim 'in yeri' anlamında.

geceyi şehrin 10 km kadar dışında, nefis bir göl karşısındaki otelimizde geçiriyoruz.

Demirci Feta EMİN: ' İstanbul BAŞ PRİZREN KUYRUK '

Sabah tekrar Prizren 'deyiz; yürüyoruz.

Sağda solda 50 sene öncesinin Adapazarı dükkanları; demirciler , bakırcılar , kalaycılar, berberler, oduncular...

Sanki Beypazarı , Odunpazarı yahut Traraklı'dayız.

Tek katlı dükkanının pencere dışına balta, keser , nacak, kazmaları dizilmiş bir dükkan önünden geçiyoruz. Selam veriyoruz. Tabelada 'Feta Emin' yazıyor. 'Nerden geldiğimizi' soruyor, 'Türkiye 'den Adapazarı 'ndan' diyoruz.

55-60 yaşlarındaki demirci ustası alnındaki terleri silip derin bir nefes aldıktan sonra:

'Dedi, benim, dede , büyük... İstanbul baş, Prizren kuyruk...'

Balkanların stratejisi herhalde en güzel ve en özet bu kadar anlatılabilir herhalde.

MAMUŞA BAĞIMSIZ TÜRK CUMHURİYETİ 'NE DOĞRU

Prizren 'in büyülü atmosferinden istemeyerek de olsa ayrılıp MaMuşa Köyü'ne doğru yol alıyoruz.

Balkanlara biraz ilgisi olanın mutlaka duyduğu/bildiği ve çokça merak ettiği bir yerdir MaMuşa . Prizren 'den 18 km batıya bir ovada yol alıyoruz. Her yan Sırplarla Arnavutların karşılıklı yakıp yıktıkları, kurşunlayıp bombaladıkları köylerle/evlerle dolu. MaMuşa 'ya yaklaştıkça yol fevkalade bozluyor; asfalt paramparça... Özellikle yapılmadığını öğreniyoruz.

MaMuşa adını ' Mahmut Paşa ', bir başka rivayete göre de ' Mahmut Şah 'tan alan bir köy. Köy dediysem 5600 nüfuslu, Türkiye 'deki bir çok ilçeden büyük... Bizi 'Hakan Market', 'Cengiz Otomotiv' gibi Türkçe tabelalar karşılıyor; çok şaşırıyor ve seviniyoruz.

Bizi bütün köy gençlerinin üye olduğu 'Alperen Gençlik Derneği 'ne davet ediyorlar. Yine sıcak bir karşılama, kucaklaşma, 'tavşan kanı' çaylar eşliğinde sohbet...

Ramazan , Kazım , Yalçın derneğin yöneticileri...

Onlar anlattıkça MaMuşa 'nın bir köy değil, Kosova 'nın ortasında 'bağımsız bir Türk Cumhuriyeti ' olduğunu fark ediyoruz.

Kütüphaneye getirdiğimiz 100 kadar kitabı ve 'ebru 'yu teslim ediyoruz.

İkramlar, dostluklar, dev Türk bayrağı altında fotoğraflar...

Biraz bize kırgınlar; 'niçin onlarda yemek yemedik' diye... 'İnşAllah bir dahaki sefere yemeğin kazasını yaparız' deyip, Makedonya 'ya Kalkandelen 'e doğru yola çıkıyoruz.

GOSTİVAR 'IN 10 BİN NÜFUSLU BANİSA SOKAKLARI İNLİYOR:'EN BÜYÜK sakarya BAŞKA BÜYÜK YOK'

Ekibimiz Makedonya Kalkandelen Alaca Camii Önünde

KALKANDELEN ALACA CAMİİNDEYİZ

MaMuşa 'ya veda edip Kosova 'dan tekrar Makedonya 'ya geçiyoruz.

Şimdi 120 bin nüfuslu Kalkandelen 'deyiz. Makedonlar Tetova diyorlar; Arnavut Müslümanların hakim olduğu bir şehir Kalkandelen . Çok az Türk kalmış. Maalesef Milliyetçilik çok yoğun ve yine maalesef Kalkandelen Arnavutlarının en sık kullandıkları söz ' en iyi Türk ölü Türk ' tür sözüymüş...

Bunları bize SAÜ 'de 'uluslar arası ilişkiler yüksek lisansı'nı tamamlayan rehberimiz Gostivarlı Abdülmecit Nurettin anlatıyor...

Önce Paşa Camii 'nde (Alaca Camii de diyorlar) cemaatle ikindileri eda ediyoruz. İçi dışı enfes boyalı bir cami Alaca Camii . Zaten Balkanlardaki camiler Anadolu 'dakilere oranla daha süslü ve özellikle minareleri daha heybetli. Hıristiyanlarla iç içe yaşamanın verdiği bir özellik olmalı bu.

HARABATİ TAHİR EMİNİ DEDEBABA VEFAT ETMİŞ

Alaca Camiinden Kalkandelen 'in en önemli ikinci Osmanlı eseri Harabati Dedebaba Tekkesine geçiyoruz.

Şar Dağları eteklerinde enfes bir Osmanlı eseriyle karşı karşıyayız; 500 yıllık Bektaşi Tekkesi mükemmel bir külliye; camii , teslim taşıaşevi , fatımaevi, türbesi , zikirhanesi, hamamı , ambarhanesi, teferrüçhanesi (nefeslenme mekânı) vs. ile.

Geçmiş yıllardaki her gelişimizde ziyaret edip hediye getirdiğimiz Tahir Eminî Dedebaba'nın 2006 Ocak ayında vefat ettiğini öğreniyoruz. Şimdi yerine (posta ) Arnavutluk TiranBektaşilerinden Edmonton adlı bir şeyh oturuyorMuş ama o sırada yokMuş... Dolayısıyla tanışamadık... Eminî Dedebaba'nın gözü yaşlı hanımı bize türbeyi açıyor, başta tekkenin kurucusuMalatyalı Sersem Ali Dedebaba olmak üzere, bütün merhum Dedebabaların, en son Tahir Eminî Dedebabanın mezarları ziyaret edip dua okuyoruz.

22 kilometre güneydeki Gostivar 'a doğru yola çıkıyoruz.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK İLKOKULU'NDAYIZ

Gostivar , Batı Makedonya 'nın ortalarında 90 bin nüfuslu bir kent. 60 bin Türk yaşıyor. Kentte yaşayan 30 bin kadar Arnavut ve Makedon da Türkçe biliyor. Yani Balkanlarda belki de herkesin Türkçe konuşabildiği ender kentlerin başında geliyor Gostivar .

Gostvar Meydanı'nda bizi daha önce sakarya 'ya gelen ekipten biyoloji öğretmeni Kazım Kazım , lise öğrencileri Gülcan Hasip , Ceyhan Zender, Ceylan Rakip ve Samiye Kasım karşılıyor. Bir de yanlarında bir okul müdürü var: Gülcahit Emin... Bizi müdürü olduğu ilkokula götürüyor; kapıda dev bir Türk bayrağıyla öğrenciler bize 'hoş geldiniz' diyorlar. Okulun adı çok ilginç ve çok güzel: Mustafa Kemal Atatürk İlkokulu.

Gülcahit bey bize okulunu gezdiriyor; okulun adı 2 sene önce – azınlık haklarının yasallaşması üzerine Gostivarlı Türklerin isteğiyle – verilmiş... Sanki Türkiye 'deyiz. Türkiye 'den 8 okulla 'kardeş okul' olMuşlar; resmi bayramlarda karşılıklı öğrenci kabulleri yapıyorlarmış.

Mâlumunuz Osmanlı 1912 yılında Balkanları terk etmek zorunda kalmış. Geçen 94 yldan bu yana ilk defa mehterimiz bu yıl 23 Nisanda bu okulda gösteri yapmış. Şehirde olağanüstü bir mutluluğa neden olMuş; Türkler sevinçten ağlamışlar. İstemeleri halinde 2007 yılı 23 Nisanında Adapazarı Büyükşehir Belediyesi 'nin mehterini getirebileceğimizi söylüyoruz. Çok seviniyorlar.

10 NÜFUSLU BANİSA KÖYÜ'NDE DAVUL ZURNALI KARŞILAMA

Biz ilkokulu gezerken rehberimiz Abdülmecit bizden izin alıp hazırlıkları (akşam yemeği) gözden geçirmek üzere Banisa'ya gitmişti. Banisa, Gostivar 'ın 3 km bitişiğinde 10 bin bir Türk köyü. Aşağı ve Yukarı Banisa olmak üzere köy ikiye ayrılıyor.

Akşam saatlerinde köye giriyoruz; o da ne? Köyün girişinde 5 davul 5 klarnetle ve dev bir Türk Bayrağıyla karşılanıyoruz. Makedonya Türk Demokratik Partisi Genel Başkanı da karşılayan kalabalık arasında.

Göz yaşları arasında rehberimiz Abdülmecit Nureddin 'in evlerine doğru yürüyoruz. Bahçeye girdiğimizde muhteşem bir sofra bizleri bekliyor. Sonradan öğreniyoruz ki 5 aile bir araya gelerek hazırlamışlar yemeği.

Yemek yaklaşık 100 kişilik... 30 kişi biz varız zaten.

Aynı zamanda milletvekili olan Makedonya Türk Demokratik Partisi Genel Başkanı Dr. Kenan Hasibî ve Hadi Nezir de soframızda. Düğün çorbası, dört ayrı et, pilav, etli yaprak sarması, patates kızartmasından oluşan ana yemek tabağı, 'şopska' denen peynirli salata, üç ayrı meyve suyu, 5 ayrı çeşit tatlı tabağı...

Yemekler gerçekten harikaydı; ama yemeklerden daha harika olan sohbet ve kaynaşmaydı.

BANİSA'DAKİ ANA PROBLEM: 'NE OLACAK BU BİZİM TrabzonSPOR 'UN HALİ?'

Banisa 'nın muhtarı Nasır Hasip adlı 50 yaşlarında bir Türk. Koyu bir Trabzonspor taraftarı. Grubumuzun Temel'i Yusuf Mısırlıoğlu ile tanıştırıyorum. Nasıl bir kucaklaşma, görmek lazım... İki dakika kadar sonra sohbete kulak verdiğimde Muhtar Nasır 'ın ağzından şu sözlerin döküldüğünü duyuyorum:

'Yusuf bey, ne olacak bu bizim Trabzonspor 'un hali?'

O gün için sadece bir puanı olan Trabzonspor 'a nazire yaparak;

'- Kolayı var, puan cetvelini ters çevirin lidersiniz' diyor Fahri Tuna . Yusuf bey cevaplıyor:

'VAllahi onu da denedim ama, gene ikinci oluyoruz...'

Daha önceki gelişlerimizden iyi biliyoruz: Makedonya 'daki Türk ve Müslüman Arnavutların % 75-80'i Galatasaray taraftarı. Nedeniyse basit. Cimbom 'un UEFA ve Süper Kupa şampiyonu olması. Kalan yüzde 20'nin büyük bölümü BJKlı, tek tük de Fenerli var. Ama Trabzonsporlu olanı ilk duyuyor ve soruyoruz:'Neden?'

Muhtar Nasir Hasip açıklıyor: 'Çok basit: Biz burada Anadolu özlemiyle yaşıyoruz, Trabzonspor da Anadolu 'nun sesi. Gerçi son yıllarda bizim takımda da yabancı transferler çoğaldı, başarı gelmiyor zaten..'

BANİSA SOKAKLARI İNLİYOR:'EN BÜYÜK sakarya BAŞKA BÜYÜK YOK!'

Gostivar 'da, Banisa 'da yoğun bir sakaryaspor sevgisi olduğunu biliyorduk. Nitekim geziye çıkarken Gostivarlı dostlardan İka Yusuf Ömürlü , Kazım Kazım ve Cihat Stafa'ya 'Adapazarı 'ndan ne istiyorsunuz?' diye sorduğumuzda söz birliği etmişçesine 'yeni çıkan Tatangalar dergisinden' demişlerdi. 25 kadar Tatangalar dergisini dağıtıyoruz. Yukarıdaki isimlere Ebrar Mazhar , Halil İmam, Zekeriya Hasip ve Abdüllatif Nureddin ve bazı arkadaşlarından oluşan gençler Tatangalar dergisini görür görmez hep bir ağızdan bağırıyorlar:

'En büyük sakarya , başka büyük yok!'

Adapazarı 'ndan 1200 km mesafede, Makedonya 'nın göbeğinde en az 10 kez tekrarlanan bu slogan, grubumuzun bir kez daha gözlerini yaşartıyor.

'Gosti' Makedonca 'da 'misafir' demekmiş, 'var' ise Türkçe zaten; özetle 'Gostivar ' misafir var demekmiş. Dünyadaki bütün Türkler misafirperverdir ama itiraf edebiliriz ki Gostivar Türklerinin bu konuda açık ara bir şampiyonlukları var.

GOSTİVAR 'DA 32 ÇEŞİT DONDURMA 28 ÇEŞİT PASTA

Yemek çay kahve sohbet karşılıklı hediyelerin ardından gece 23.00 civarında müsaade alıp Gostivar 'a, şehir merkezine dönüyoruz. Çünkü kafile başkanı Fahri Tuna yolculuk boyunca 'Gostivar demek dondurma ve pasta demektir' deyip durMuş, herkes de merak ediyor...

Balkanlarda neredeyse her şehirde II . Abdülhamit'in hediyesi bir saat kulesi vardır; elbette Gostivar 'da da. Hemen bitişiğindeki orijinal kubbeli camiin adı da 'Saat Camii '. Saat Camii ve Saat Kulesi bir caddeye bakıyor, şehrin en işlek caddesine. gece serinliğinde caddede yürüyoruz. 'Korza Pastanesi'ne dalıyoruz. O da ne? Sayıyoruz: Evet, tam 32 çeşit dondurma 28 çeşit pasta var. Üstelik çok çok ucuz...

Grubumuzdan herkes zevkine göre tadımlık – zira Banisa 'daki muhteşem yemekten sonra kimsenin bir şey yiyecek hali kalmamış – bir şeyler yiyor.

'Grubun Temel'i Yusuf Mısırlıoğlu Korza 'daki garsona soruyor:

'Du yu spik engliş?' Garson cevap veriyor:

'Zorlama ağbi kendini... Biz de sizin gibi öz be öz Türk'üz... Türkçe konuş!'

Dondurma ve pasta safahatından sonra Vardar Nehri 'nin çıktığı yerdeki otelimize yerleşiyoruz.

Hedefimiz Debre Kocacık Köyünde Atatürk 'ün babası Ali Rıza Efendi 'nin evini ziyaret...

KOCACIK , DEBRE , STRUGA , OHRİ , RESNE , MANASTIR , PİRLEPE OSMANLININ KALBİNE YAPILAN YOLCULUK KOCACIK 'TA ATATÜRK 'ÜN BABASININ EVİNDEYİZ

Cennet köşesi Gostivar 'dan güneye Debre 'ye yollanıyoruz. Bizim Sapanca Gölünü hatırlatan Mavrovo Gölü (ki aslında göletmiş) kıyısından türküler eşliğinde iniyoruz.

Rotamız önce Kocacık 'ı, bir başka deyişle Atatürk 'ün babası Ali Rıza Efendi 'nin evini ziyaret...

Daracık ve çok virajlı yollardan zar zor geçip nihayet Yukarı Jupa denilen yerleşime ulaşıyoruz. Bir minibüs tutup Kocacık 'a tırmanıyoruz.

Kocacık İlkokulu'nun karşısında Sabahattin öğretmenin kapısını çalıyoruz. 55 yaşlarında gönlü insan ve Türklük sevgisiyle dolu, güler yüzlü bir adam karşılıyor bizi; dostça, sevgiyle, ilgiyle.

Bugün 75-80 haneye kadar azalmış Konya Karaman Türklerinin en önemli yerleşimlerinden Kocacık hakkında bilgiler veriyor bize Sabahattin öğretmen. Hocamıza 'Atatürk 'ün babasının evi'ni soruyoruz.

Zevkle götürüyor bizleri gösterdiği yöne doğru.

ATATÜRK 'ÜN BABASINA YAPILAN VEFASIZLIK

'Aşağı mahallede'ymiş ev. Bilgi ala ala ilerliyoruz. Sabahattin öğretmen 18 yaşında taze bir öğretmen iken bu köye 1966 yılında atanmış. O günlerde yaşı 75-80 olan Kocacıklılardan Atatürk 'le ilgili bilgiler almış, onları naklediyor bize Sabahattin Hoca. 7-8 dakikalık bir yürüyüş ve küçük bir tırmanmadan sonra yerinde şimdilerde yeller esen bir kaya dibine geliyoruz. 'Atatürk 'ün babasının evi temel duvarları halinde buradaydı. Aile önce Serez 'e oradan da Selanik 'e göçtüğü için ev metruk durumdaydı. En son kalan duvarları da yıkarak yeniden yapmak istedik. Üsküp 'teki Türk Büyükelçiliğimize defalarca gittik. Bize delil getirin diyorlar; delili biz mi getireceğiz, Türkiye Cumhuriyeti devleti mi... Atatürkçü güya hepsi ama hepsi lafta. Son olarak Dünya Bankası Atatürk 'ün baba evini yeniden yapmak için bize 30.000 Dolar kredi açtı, tam yapmaya başlıyorduk ki, kredi geriye alındı. Moralimiz çok bozuk yani. Bu Atatürk 'e de babasına da yapılan büyük bir vefasızlıktır.' Bu sözler Sabahattin Sezayir'e ait.

Sayın Sezayir'in yaşlılardan naklettiğine göre 'Atatürk 'ün dedesinin adı Kırmızı Sakallı Ahmet Hafız ' imiş. Oğlu'nun adı da Al Rıza Efendi . Yaşlılar Ali Rıza Efendi 'nin köye zaman zaman geldiğini, Atatürk 'ün ise geldiğinin hiç hatırlanmadığını nakletmişler.

Atatürk 'ün babaevinin yerine yapılan küçük bir mermer tabelanın önünde hatıra fotoğrafı çektirip köyden ayrılıyoruz.


'STRUGA NEMA DRUGA', YANİ 'DÜNYADA STRUGA GİBİSİ YOK' MU?

Yolumuz 20 bin nüfuslu Arnavut Müslüman yerleşimi Debre üzerinden Struga 'ya.

Ah güzeller güzeli Struga . Hani Makedonların meşhur deyimiyle ' Struga nema druga '; yani ' dünyada Struga gibisi yok... '

Struga , bizim Sapanca gölünün üç katı büyüklüğündeki Ohri gölü kısında, daha doğrusu gölün – bizim Çark Deresi misali – fazla sularını boşaltan Karadirim nehri etrafında kurulMuş bir sayfiye şehri. Nehrin hemen her 150 metre mesafesinde şık bir köprü var.

Yaklaşık 21.500 kişi yaşıyorMuş Struga 'da; 15.000 Makedon Hıristiyan , 5.000 Arnavut Müslüman, 1.500 kadar da Türk Müslüman yaşıyorMuş.

Struga mâlum, 'şiir akşamları'yla meşhur. 45. Struga Şiir Akşamaları'nı bir başka yazımızda aktaracağız.

2 katlı bahçeli, planlı, disiplinli evleriyle bir doğal güzellik cenneti Struga gerçekten.

O gece gölün nehirle kesiştiği noktadaki enfes manzaralı 'Drim Otel'de konaklıyoruz.


RESNELİ NİYAZİ BEY YİNE EVDE YOK

Makedonya 'nın güneyindeyiz ve doğuya doğru yol alıyoruz. Önce yarım saat mesafedeki Resne 'deyiz. Resne ovalık bir yerde 15-20 bin nüfuslu bir Makedon kenti. İçinde 3-5 bin de Türk yaşıyorMuş. Resne 'nin üç şeyi meşhur: Niyazi beyi, elması ve köftesi. Tokuz köfte yiyemiyoruz, elmaların olmasına daha bir ay kadar varmış, doğru Niyazi beye öyleyse.

Saraya yollanıyoruz; Niyazi bey gene evde yok... Nerede? Dağa çıkmış... Neyse bu kadar şaka yeter; Hürriyet kahramanı Resneli Niyazi bey, bilenler bilir, Talat , Enver ve Mustafa Kemal Paşaların çok önemli bir arkadaşı. İttihat Terakkicilerin Balkanlardaki en büyük destekçilerinden. Geyiği de meşhur; İstanbul 'a bile geyiğiyle gelirmiş...

Sarayı ve evi hala korunuyor. İki katlı muhteşem görünüşlü görkemli sarayını devlet müze, sanat galerisi ve radyo merkezi yapmış. Geziyoruz.


HİCRAN KENTİ ZAVALLI MANASTIR

Yarım saatlik bir mesafeden sonra Manastır 'dayız. Makedonların diliyle Bitola 'da. 250-300 bin nüfusuyla ülkenin 2. büyük kenti Manastır . Bir asır önce neredeyse tümüyle Türk şehriyken bugün 2-3 bin Türk ya var ya yok...

Manastır Osmanlı 3. Ordusunun merkezi olMuştur uzun yıllar; o nedenle her yan ecdat yadigarı görkemli binalarla dolu; Atatürk 'ün askeri idadiyi okuduğu güzelim bina 'Bitola Müzesi ' bugün, İkinci katının yarısı devletimizin kurucusuna ayrılmış çok şükür; fotoğraflar, giysiler, büstler, güzel düzenlenmiş... Manastır

Dragor nehrinin kenarında kurulan Manastırda bizi ilkin II. Abdülhamit'in yadigarı bir saat kulesi karşılıyor ama onun da tepesine haç takılmış. Cuma ezanı okunmak üzere. Her yan minarelerle dolu ama tek açık cami 1481'de Kadı İshak beyin yaptırdığı İshakiye camii. Ona da şükür deyip cumaları eda ediyoruz. Suyun karşısındaki Yeni Camii 1553 Kadı Mahmut tarafından yapılmış ama bugün sanat galerisi . Az ilerideki Haydar Kadı Camii de depoyMuş. Osmanlı Bedesteni (Çarşısı) metruk bir halde, boyaları her tarafı dökülüyor; bize küskün ve sitemli bakıyor gibi geliyor.

İçimiz parçalanarak ' büyük sokak ' dedikleri bizim Çark caddesine benzer hareketli caddeden yürüyoruz. Solda önümüze çıkan rektörlük binası da bizden kalma. Osmanlının ilk sinema filmini çeken Manaki kardeşlerin heykeli de sağımızda; bir de müze var arkasında.


PİRLEPE KANATLAR KÖYÜNE KANAT GERİŞİMİZ

'Hüzün şehri', 'hicran şehri', medeniyetimizin neredeyse tam anlamıyla 'tuş olduğu' şehir Manastır 'dan ayrılıp bu kez kuzeye yani Pirlepe'ye doğru yönleniyoruz. Hani asker tarif etmiş ya: 'Bir tepe, iki tepe, üç tepe, aştın mı Pirlepe' diye.

Pirlepe biz Adapazarılılar için önemli bir yer. Rahmetli Köfteci İsmail ve oğulları , Tak Tak Lokantası , daha bir çokları hep Pirlepeli. Şehirde artık Türk de Arnavut Müslüman da kalmamış. Öğreniyoruz ki Manastır ve Pirlepe'de 200 köy varmış; sadece 2 köy Türk-Müslüman köyüymüş: Budaklar ve Kanatlar. Biz de o nedenle Kanatlar'a bizim 'Kaniye'yle Saniye'nin köyüne' gitmeye karar veriyoruz. 230 haneli köyde muhteşem bir karşılanışımız var; önce Türk bayraklı otobüsümüzle bize köy sokaklarında tur attırıyorlar; ardından ayranlar, börekler, kavun karpuz... Sanki Anadolu 'da Konya ovasında bir Türkmen köyündeyiz. Bütün Makedonya Türk evlerinin aynısı burada da mevcut: evlerinin giriş kapısı üzerinde büyü birer ay yıldız var.

Köylüyle hatıra fotoğrafı çektirip göz yaşları ve 'bizi unutmayın ne olur' sözleri arasında veda edip ayrılıyoruz.

Niyetimiz Kınalı 'ya ve Mecitli 'ye gitmek ama arabadakiler 'çok yorulduk, bir dahaki sefere' deyince Ohri 'ye yollanıyoruz.

OHRİ 'DEKİ OSMANLI KONAĞINI MAKEDON MÜZESİ OLARAK PAZARLIYORLAR

Evet; Ohri 'yi es geçmiştik; çünkü orayı ikindi sonrasına bırakmıştık. Yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra tekrar – kıyısından geçtiğimiz – Ohri 'deyiz.

Ohri – Makedonların deyimiyle Ohrid -, Sapanca 'nın 3 katı büyüklüğünde yer yüzü harikası bir göl. Gölün güneyi Arnavutluk , kuzeyi ise Makedonya 'nın. 50-55 bin nüfuslu Ohri şehri de adını kıyısında kurulduğu gölden almış. 5 bin kadar Müslüman Türk ve Arnavut kalmış şehirde.

Akşam güneşiyle birlikte muhteşem bir güzellikle karşılıyor bizi Ohri . Sahilde yürüyor, hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Kıyıda 'Kiril Alfabesi'ni kuran Kiril ve Methody kardeşlerin heykeli. Kent müzesine gitmeliyiz. Osmanlı sokaklarından geçiyoruz; yemin ederek söylüyoruz ki sanki Safranbolu 'da, Taraklı 'dayız; sadece göl fazla.

Üç katlı harika bir konağa giriyoruz; Ohri Kent Müzesi 'ne. Girişteki bilet satan görevli bize burasının bir Makedon evi ve Makedon medeniyetini müzesi olduğunu anlatıyor; biz de – argo tabirle – 'yedik yani..' Ocaklaryüklüklerlambalıklarhamamlıklar, çatı katındaki tavan süslemeleri de açıkça gösteriyor ki, konak -müze tam bir Osmanlı Ağasının konağı.

Sonra Osmanlı çarşısındayız. Akşam namazını Tekke camiinde eda ediyoruz. Halvetilik (tekke geleneği) can çekişse de az çok sürüyor Makedonya 'da; güzel bir Osmanlı geleneğinin izlerini görüyoruz. Çınar meydanında 'tavşan kanı' çayları içip 12 km mesafedeki Struga 'ya (otelimize) yönleniyoruz.

Ertesi sabah da Üsküp , Sofya , Filibe üzerinden Edirne 'ye hareket ediyoruz.

Kaynak: SanatAlemi.net

Tarih: 14:00:28 13.07.2008

'BALKANLARI ZİYARET İBADETTİR'

 

Hiç yorum yok:

Blog Listem