10 Ağustos 2009 Pazartesi

gazali ve ibni rüşt - hayrettin karaman

Gazzali mi İbn Rüşd mü?

Akıl ile vahyi, ekmekle özgürlüğü, din hürriyeti ile laikliği karşı karşıya getiren, çatıştıran, birinin tarafını tutup diğerine cephe alanlar bilir bilmez Gazzali ile İbn Rüşd'ü de karşı karşıya getiriyor, birini överken diğerini yeriyor, İbn Rüşd'ü akılcı, Gazzalî'yi ise vahiyci olarak takdim ediyor, ikincisinin felsefeye ağır bir darbe indirerek İslam düşüncesinin gelişmesine zarar verdiğini ileri sürüyorlar. Bu konuyu, İslam Düşünce Tarihi alanında uzmanlaşmış veya belli bir konusunda, ilmin şartlarına uygun inceleme ve araştırma yapmış kimseler konuşsalar, yetki açısından bir diyeceğimiz olmaz. Ama Gürüz gibi her şeye burnunu sokan, ilmi bırakıp politika yapan ve Türkiye'nin bazı hassas konularını kendi dâvası için kullanan kimseler de bu iki İslam büyüğünün adını ağızlarına alınca bazı şeyler söylemek farz oluyor.
Gazzali'yi vahiyci, akla ve felsefeye cephe alan biri, İbn Rüşd'ü de akılcı ve vahye arkasını dönen birisi olarak tanımlamak yanlıştır. Gazzali'nin İslam düşüncesine zarar verdiğini söyleyen de yalnızca cehaletini sergilemiş olur. İslam düşüncesi üç ekolde yaşamış ve gelişniştir: Kelam, Felsefe ve Tasavvuf. Gazzali bü üç alanda da, bugün dahi geçerliğini ve değerini koruyan, istifade konusu olan önemli eserler vücuda getirmiştir. İslam vahyi ile çelişen noktalarda felsefeyi tenkit etmesi, felsefenin onsuz yaşayamayacağı bir faaliyettir; yani fikir tartışmasıdır. Felsefeciler de kendi aralarında tarih boyunca tartışmışlardır, bu yüzden birçok felsefi düşünce, yine filozoflar tarafından ağır tenkide uğramış ve geçerliğini yirimiştir; ama felsefe devam etmektedir. İslam Felsefesi de farklı coğrafyalarda Gazzali'den sonra devam etmiş, gelişmesini sürdürmüştür.
Bizim asıl konumuz akla ve vahye bakışları açısından bu iki düşünürü karşılaştırmak olduğundan hemen ona geçelim ve bizzat yazdıkları eserlere dayanarak düşüncelerini aktaralım:
Gazzâlî:
Kanaat önderi, örnek insan, yolgösteren anlamlarında "İmam" sıfatıyla anılan Gazzâlî, kendi zamanının uygun şartlarında iyi bir tahsil yaptıktan sonra Büyük Selçuklular'ın kurdukları, zamanın en büyük üniversiştesi olan Nizamiye'de hoca oluyor. Kendisi (el-Münkız mine'l-dalâl: Yanılma ve sapmadan kurtaran" isimli kitabında anlattığına göre (Beyrut, 1988, s. 25), genç yaşından itibaren taklidi (kendisi incelemeden, delile bakarak kanaat getirmeden başkalarının aklına uyarak hüküm vermeyi, inanmayı, hareket etmeyi) terkettiği için bir yandan hocalık yaparken bir yandan da beşere verilmiş bilgi vasıtalarıyla hakikati bulma yolunda tefekkür çilesi çekmektedir. O öyle bir hakikat (varlık ve oluş hakkında kesin bilgi) istemektedir ki, nasıl on sayısının üçten büyük olmadığını iddia eden bir kimse, taşı altına, deyneği yılana çevirse bile onun sözüne inanmaz ve matematik bilgisi sarsılmaz ise o bilgisi de (metafizik, din...konularındaki bilgisi de) böye kesin, sağlam ve sarsılmaz olsun (s.26). Gazzali, bu bilgiye ulaşabilmek için tefekkür okullarını gözden geçirir, kelamcılar, bâtınîler, filozoflar ve sûfîlerin belli başlı eserlerini okur, bunların her biri hakkında erbabı ile tartışabilecek ve kitaplar yazabilecek seviyeye gelir. İlk üç yolun kendisini hedefe ulaştırmada yeterli olmadığını görerek unvanı, köşkü, itibarı, iltifatı bir yana bırakıp Suriye'ye göçer, orada ve Kudüs'te uzlete çekilir (yalnız kalıp tefekkür ve ibadet ile vakit geçirir), tasavvuftan öğrendiklerini tecrübe ile "hal" olarak gerçekleştirr ve aradığı yakîni (kesin bilgiyi ve hiçbir şüphenin yıkamayacağı, sarsamayacağı imanı) elde eder. Gazzâlî'nin yaptığı ilmi ve aklı reddetmek değil, onları kendi sınırları içinde kullanmak ve yeterli olmadıkları alanda başka bilgi kaynaklarına ulaşmaktır,
Gazzali, Akıl-nakıl (vahiy) arasında çelişme görüntüsü ortaya çıktığında hangisinin tercih edileceği meselesinde uçlarda ve ortada olmak üzere üç gurup tespit ettikten sonra ortada yer alanları tercih ederek şöyle diyor:
"Bu gurup aklı ve nakli bilikte araştırır, her birini önemli birer bilgi kaynağı olarak kabul eder, akıl-nakıl arasında çelişki olacağını redderler. Aklı yalanlayanlar dini yalanlamış olurlar; çünkü dinin doğruluğu akıl ile anlaşılmaktadır; eğer akıl delilinin doğruluğu kabul edilmezse peygamber ile yalancı peygammberi birbirinden ayıramayız... İşte bu gurup hakkı ve gerçeği yakalamış olan guruptur... Akıl ile nakıl arasındaki çelişki görüntüsünü (bu iki kaynağa zarar vermeden) gidermek kolay bir iş değildir... Tevil (yorumlayarak uzlaştırma) yolunu tutanlara üç tavsiyem olacak: 1. Her şeyi bilme iddia ve beklentisinden vazgeçilmeli; bazı konular beşerî bilgi sınırının dışında kalabilir. 2. Aklın kesin hükümleri yalan ve yanlış sayılmamalıdır. 3. İhtimaller birden fazla ve eşit güçte olduğunda tevil yapmayıp duraklama tercih edilmelidir. Kanunu't-te'vîl (Mecmua içinde), s.126.
Gazali'ye göre bir varlık zâtî, hissî, hayalî, aklî ve şibhî olarak beş çeşittir. Vahiy de bu beş varlık türünden birini ifade etmiş olabilir; yani bir şeyin öz varlığını değil de onun akıl, hayal ve histeki varlığını, misalini veva benzerini ifade etmiş olabilir; bu durumda ortada bir mecaz yollu anlatım var demektir. Bir kimse vahyi yorumlarken beş varlıktan birini kabul ettiği, sözü bu beş varlıktan birini ifadeye ait kıldığı sürece onun, dini veya vahyi inkar ettiğinden söz edilemez. Tevil bu beş varlığı da ortadan kaldırıyor ve sözü anlamsız, gerçekle ilişkisiz kılıyorsa o zaman inkarla eşit hale gelir (Faysalu't-tefrika, s.79-83)
İbn Rüşd, Faslu'l-mekal isimli kitabında, Gazzali'nin yukarıda naklettiğimiz "varlık, tevil, tekfir" konusundaki düşüncesine katılıyor, ancak onun bu kuraldan hareket ederek bazı filozfların tevillerini inkar olarak değerlendirmesine katılmıyor (usulde anlaşıyor, uygulamada ayrılıyorlar), bir de avamın kaldıramayacağı tevilleri onlara açıklamasını uygun bulmuyor (s. 17 vd.).
İbn Rüşd Bidâyetü'l-müctehid... isimli fıkıh kitabında vahyi temel alarak hem ibadet, hem de sosyal hayatla ilgili din kurallarını açıklıyor, kaynak bakımından birini diğerinden ayırmıyor.
Yine Faslu'l-mekal'de akıl ile nakıl arasında gerçekte çelişme olmayacağını, böyle bir görüntü varsa vahyin mecaz yolunu kullanmış olduğuna hükmetmek ve usulüne göre tevil etmek gerektiğini, tevil usulünde en önemli noktanın da vahyin lafzı ile tevil anlamı arasında bir tutarlık ilişkisinin bulunması olduğunu yazıyor (s.8)
Aynı eserde Peygamberimizin en büyük mucizesinin Kur'an olduğunu ve Kur'an'ın eşsizliğinin, beşer üstülüğünün de içeriğinden anlaşıldığını söylüyor; ona göre Kur'an'ın verdiği bilgiler ve emirleri ile yasaklarının çoğunun, tek başına akıl ile bilinmesi ve bulunması mümkün değildir (s.100-101).
Bu yazı serisinde aklın ve ilmin sınırlı olduğunu, İslam'da akıl ve bilim ile vahyin çelişmediğini, dinin akıl ve bilimi dışlamadığını, ama onları aşan noktalarının bulunduğunu, insanlara yol gösterme bakımından akıl ve bilim yanında dinlerin vahyin), yerinin başka bir şeyle doldurulamayacağını açıklamaya çalıştık; Bir Felsefe diğeri kelam ve tasavvuf okullarına mensup iki büyük alimin de bu temel kurallarda ittifak halinde olduklarını göstermeye çalıştık.

Hiç yorum yok:

Blog Listem