4 Şubat 2009 Çarşamba

Münevver Ayaşlı - Beyaz Türklerden- ama kir beyazı değil kar beyazı-

şık-Karadelik İlkesi Bağlamında Münevver Ayaşlı| Yazdır | E-mail

Cem YAVUZ

Karadelik'çe sağdan yutulmuş bir Münevver olarak Ayaşlı'ya, yaşam öyküsünün de işaret ettiği vechile, son dönemlerin moda tabiriyle 'Beyaz Türk' demek mümkün. Tabii önemli bir farkla: Şimdikiler sonradan görme ve ne yapsalar 'Kir Beyaz'lar; Ayaşlı ise önceden görme ve 'Kar Beyaz'!

 

Image
Münevver Ayaşlı'nın annesi Hayriye Hanım
“... Yakıtını tüketip ömrünün sonuna yaklaşan ağır yıldızlar, muazzam bir süpernova patlamasından sonra, geride çoğunlukla bir karadelik bırakırlar. Karadelikler doğrudan görülemezler; zira ışığın dahi kendilerinden kaçamayacağı bir yoğunluğa ve çekim etkisine sahip yapılardır...”

Yukarıdaki ilkenin, Osmanlı'ya dair cümle hikayatta şöyle ya da böyle, az ya da çok işlediği görülecektir. Bir karadelik olarak Osmanlı da (benzetmeden alınabilecekler için baştan belirtelim; karadelikler ne deliktir ne de mutlaka kara olmaları gerekir!), doğrudan (nesnellikle!) görülemez; zira çekim etkisinden ışık bile kurtulamamaktadır. Dolayısıyla ışığın sağdan, soldan, batıdan ya da doğudan geliyor oluşunun, bu noktada hiç bir anlamı yoktur. Her halükârda yutulmuş ışık, bize berrak bir görünüm sunmaktan çok uzaktır çünkü!..

Bu itibarla, son devir havâssından Münevver Ayaşlı ve yazdıkları bâbında söz konusu ışık-karadelik ilkesinin geçerliliğinin bir kez daha teyid edildiğini görmek, doğrusu bizi pek şaşırtmıyor.

Münevver Ayaşlı'yı, sönmeye yüz tutmuş bir güneş sistemi içerisinde adı anılır bir nokta olmaya taşıyan hadise, Sadullah Paşa ailesine gelin gidişidir. 19. asrın mümtaz isimlerinden edip ve şair Sadullah Rami Paşa, Hacı Bayram-ı Veli'nin ikinci halifesi Bünyamin-i Veli ahfadından Ayaş Müftüsü Hasan Efendi'nin torunu; imparatorluk valilerinden Esad Muhlis Paşa'nın oğludur. Sadullah Paşa Abdülaziz Han'a mütercimlik etmiş, ardından mabeyin başkatipliğine getirilmiş; Sultan Abdülhamit döneminde de Berlin ve Viyana'da sefirlikte bulunmuştur. Nihayet, Sadrazam Küçük Said Paşa'nın tezviratıyla iyice gözden düşen paşa, 18 Ocak 1891'de, Viyana'da sefaret makamındayken intihar ederek hayatına son verir.


Münevver Ayaşlı'nın Nusret Bey'le evlenerek, 


Sevahilnamedeki:

“İşte buldum sana sallanmağa bir özge mahal

Sözümü dinle rakîbâ yalnız Çengel'e gel”

mısralarının çağrısı mucibince yerleştiği Sadullah Paşa Yalısı'nı hâvi Çengelköy, elbette şimdi bilhassa hafta sonları sivil (başıbozuk!) güruhun İsmail'in fırınından alınacak küçümen simitlerin, kol böreğinin ve Çınaraltı kahvesinin hercümercine uyarak pây-mal ettiği bir dünyalık değil; konturlarını Vahdettin, Orhan Seyfi Orhon, Bursalı Tahir Bey, Serezli Ali Paşa vd. gibi pek mühim zevatın attığı bambaşka bir âlemdir!..

Hayatı:

Münevver Hanım, yaşamını, “Hicri 1322 - Miladi 1906 senesinde Selanik'te doğdum” cümleleriyle hikaye ederken, bu noktada derhal “esaslı” bir şerh düşer: “Fakat umumi manada anlaşıldığı gibi 'Selanikli' değilim, Türküm. Babam askerdi. Devletimizin hudutları içinde olan Selanik'te vazifeli olarak bulunduğu bir sırada dünyaya gelmişim...”

Eğitimini Alman okulu ve Fransa'da “College de France” ile “Şark Dilleri” okullarında tamamlayıp Arapça ve Farsça'yı da özel derslerle öğrenen; eşi Sadullah Paşazade Nusret Ayaşlı'yı kaybettikten sonra, 1947 senesinde yeniden gazeteciliğe başlayan Münevver Ayaşlı, 20 Ağustos 1999'da vefat eder.


Image

Karadelik'çe sağdan yutulmuş bir Münevver olarak Ayaşlı'ya, yaşam öyküsünün de işaret ettiği vechile, son dönemlerin moda tabiriyle 'Beyaz Türk' demek mümkün. Tabii önemli bir farkla: Şimdikiler sonradan görme ve ne yapsalar 'Kir Beyaz'lar; Ayaşlı ise önceden görme ve 'Kar Beyaz'! Yeni-köksüz-türedi bir burjuvaziye ve onun kul-köle olduğu hüdayınabit değerlere karşı eskinin köklü-soylu-müstabid değerlerini ihya ve müdafaayı seçen Ayaşlı, Pertev Bey ailesinin serencamını anlattığı ve şu sıralar televizyona da uyarlanan, Üç Kızı-İki Kızı-Torunları roman serisinde (Şimdilerde bu tür eserleri nehir-roman diye adlandırmak pek makbul; bakalım ırmak-şiir, akarsu-öykü, lağım-anlatı vb. başlıklar ne vakit keşfedilecek!), bu çatışmayı bizzat tecrübe ediyor; ve fakat yaşatamıyor. Evet; yaşıyor ancak yaşatamıyor; çünkü maksudu romandan çok, dünya görüşünü dolaysızca, kendi tabiriyle “empoze etmek.” “Pertev Bey'in Üç Kızı”, koca bir imparatorlukla birlikte yitip giden kültürel mirasın ardından yakılan bir ağıt... Reddi mirasçı Cumhuriyet'e duyulan şiddetli öfkenin edebiyatın üstünden aşıp satırlara taştığı taslak bir metin önümüzde duran...

Osmanlı'nın, süpernova patlaması diyebileceğimiz son demlerinin işlendiği ilk bölümde, 1900'lü yılların başlarına, Osmanlı ordusu subaylarından Pertev Bey ailesinin konağına gidiyoruz. Geleneksel değerlere bağlı, yozlaşmamış bir 'Son Osmanlı' numunesi olarak Pertev Bey, bir yandan da dönemin batılılaşan hayatına ayak uydurmak gibi bir paradoksu yaşamaktadır. Aslında söz konusu paradoks, yazarla birlikte, kitabın ilk bölümünün çevresinde örüldüğü tüm tiplemelerin ortak paradoksu biçiminde belirmekte. Ancak pek çokları gibi Ayaşlı'nın da farkında olmadığı nokta şu ki, “Paradoks, gerçeklik içindeki bir çatışma değildir. O, gerçeklikle, sizin gerçekliğin nasıl olması gerektiği yönündeki düşünceniz arasındaki çatışmadır!”

Üç kızımız Selmin, Berrin ve Nermin içinde, önceliği Selmin alır... Kuzeni Halet ile büyük bir aşk yaşayan Selmin'in 'güzel günler' düşleri, Halet'in Çanakkale'de şehit düşmesi ile yıkılıverir. Osmanlı da öyle. Yenilmiş, işgale uğramış, İttihatçılar sayesinde yükselen çapulcuların, 'dönmelerin' elinde yağmalanmış İmparatorlukta artık dara düşen Pertev Bey Ailesi, yıllardır yaşadıkları konağı terk etmek zorunda kalırlar. Bu arada Selmin, sekreterliğini yaptığı, sonradan görme bir iş adamının metresi olur ve babası tarafından evden kovulur...

Image

 

DERSAADET’TE SNOW-WHİTE

İkinci bölüm Cumhuriyetin kuruluş yıllarına odaklanır. Bu dönemle birlikte, adeta sıkı bir ihanet faaliyetine girişilerek, Batılılaşma uğruna geleneksel değerler hızla tasfiye edilir; ülke dilinden, kültüründen, tarihinden koparılır. Bu bölümde Ayaşlı, Ankaralı yeni izzet ve ikbal sahiplerinden bir bankacı ile küçük kız Nermin'in izdivacı 'plot'undan hareketle, İstanbul-Ankara, Osmanlı-Cumhuriyet mukayese-muhasebesine girişir...

Nihayet, anne Azize Hanım'la kalan iki kızı, koskoca bir imparatorluktan kofkoca bir cumhuriyet çıkaran Ankara'yı hayal kırıklığı içerisinde terkederler; mazideki mesut-bahtiyar günlerine, yalnızca geçmişte sürdürdükleri hayat tarzına dönerek kavuşacakları yanılsamasına tutuna tutuna...

Ayaşlı, kadîm meselemiz Doğu-Batı çatışmasını da kadın-erkek ilişkileri dolayımında teşrih masasına yatırıp bir çırpıda “hal” ediveriyor. Şöyle ki; Pertev Bey'in Selmin'e talip olan Avusturyalı soyluya, “Azizim Kont, ben sizi çok severim ve takdir ederim, fakat nasıl olur, İslam bir kızla Hıristiyan bir erkeğin evlenmesi, bir Türk kızının bir Avusturyalı ile evlenmesi, bu imkan ve ihtimal haricindedir” demesi kâfi gelmemiş olacak ki, Münevver Hanım dayanamayıp mevzuya müdahil oluyor ve Kont'a haddini bildiriyor (haydii, nehir-roman boz bulanık): “Senin ecdadın Viyana'da mahpus iken, Selmin'in ecdadı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa çadırında idi. Hatta Selmin'le evlenmiş olsaydın bile, Selmin'in bütün Avrupai zevahirine rağmen, sen Viyana'da muhasara'da, Selmin ise Osmanlı çadırında ve hedefi Viyana “Kızıl Elması” olacaktı.”

ImagePertev Bey'in evi de, bir tür Osmanlı alegorisi olarak değerlendirilmeye açık; saraydan… gecekonduya: “...Pertev Bey, Azize Hanım ve üç kızlarından başka koca köşkte Türk var mıydı? Matmazel Durand mürebbiye Fransız. Katina Nermin'in dadısı Rum, Bezmiyar kalfa Çerkez. Gülfem kalfa Afrikalı zenci ve Lala Dilaver ağa Çerkez, sofracı ve ütücü 4 kız Rum, bahçıvan Arnavut, yamağı Hırvat, evin gedikli sütçüsü, kaymakçısı Bulgar, arabacı Rum, seyisler Arap, ayvaz Ermeni...” Elbette hiç periferide bulunmadığı (halk nedir diye düşünür arada bir işittiği!) için, Osmanlılık fikriyatını da içinde yer aldığı merkeze göre kuran Ayaşlı, yukarıdaki temsilden hareketle, dönemin Türkçülerine verip veriştirir: “...Bir imparatorlukta kavmiyet yaparsak o İmparatorluktan vazgeçilmiş demektir. İmparatorlukları hiç bir şey dar, küçük ve kısır fikirler kadar yıkamaz. Türk Ocakları ve Ziya Gökalp'in fikirleri bu sakat ve yanlış yolun ilk yolcuları. İşte böylece koca canım İmparatorluk 'Misakı Milli'ye kadar düşer, yani saraydan konağa, konaktan eve, evden gecekonduya...”

Çöküşün (ve karadeliğe dönüşmenin) başlıca müsebbibi İttihatçıları da, “...Üzerlerine Allahın laneti yağsın” sözleriyle itmam eden Münevver Ayaşlı, artık tam bir haminne psikolojisi içinde, adeta döne dolaşa hayaletleriyle konuşmaya dalar, gider: “Evet Halet, siz civanmert, asil Türk evlatları cephelerde dövüşürken arkanız emniyette değildi (...) Ada'daki eviniz bir dönme İttihatçıya rehin edildi(...) Cüzi bir paraya dönmeye veya Yahudi'ye ipotek... Böylece Türk hanumanı, her gün bir Türk ocağı söner ve yıkılırken, İttihatçılar milletle alay eder gibi 'Türk Ocağı' kuruyorlar ve her tarafta şubeler açıyorlardı...”

Sırası gelince, Nermin'in şahsında Ankara ve Cumhuriyet'le hesaplaşmayı da ihmal etmez Ayaşlı: “Yalnız Nermin mi? Bütün Türkiye, 1929 senesinde yazısından, lisanından, edebiyatından, an'anesinden, tarihinden kopmuş, kökünden kopmuştu... Harf İnkılâbı; koca Türk çınarını yıkmış, onu bir mantar gibi köksüz hale getirmişti. Kitabı mukaddes, manevi keşmekeş ve felaket olarak Babil'deki lisan hercümercini anlatır, kimse kimseyi anlamayan bir belde; ana evladı, evlat anayı, sevgililer birbirlerini anlamıyorlar, ifade ve lisan anlaşılmaz hale gelirse haliyle zekâ da felce uğruyor. İşte bu Babil Felaketi, misli başka bir yerde gösterilemeyecek keşmekeş, modern zamanlarda yalnız Türkiye'nin başına geldi...”

Evet… Dersaadet'in snow-white'ı edasıyla, “İstanbul'un şen, şuh bir hikayesi yerine, tarih ve felsefesini” anlatma iddiasına kapılıp giden Münevver Ayaşlı'dan geriye, daha ziyade çok paşalarlı Boğaziçi Medeniyeti'nin, tarih yaprakları arasına gömülen yalabık silueti kalıyor...

Osmanlı'nın Pertev beyleri ya da Cumhuriyet'in Ertev aileleri... Ha tarihi kendi varoluşlarıyla kâim zannetmeyi asaleten (!) tevarüs eden kar beyazlar; ha mirası mülk zannedip, onun sahibinden çok kelbi olan türedi kir beyazlar; hepsi aynı yankısız boşlukta yitip gidiyor… Yani ne demiştik: Yutulmuş ışık, bize berrak bir görünüm sunmaktan çook uzaktır!..

 

Rumeli Alevileri ile Dersim Alevileri mukayesesi


TLE TIRNAK GİBİYİZ
“Alevilerle, Ermeniler arasındaki fark soğan zarı kadardır. Ermeniler, Tanrı’yı baba, oğul ve ruh olarak anar, biz bu üçlemeyi Allah-Muhammed-Ali biçiminde söyleriz. Onların 12 havarisi vardır, bizim 12 imamımız. İbadet ve oruçların vakit ve şekliyle bayramlar, her iki millette de aşağı-yukarı aynıdır. Onlar tek kadınla evlenir ve boşanmazlar, biz de öyle. Onlar sakal-bıyık kesmez, kıl düşürmezler, biz de öyle. Onlar göğüslerinde haç çıkarmak yoluyla şehadet getirirler, biz açık avucumuzu bağrımıza basmak suretiyle. Biz, sonradan Hazreti Ali efendimize uyduğumuz için adımız Alevi oldu, yoksa aramızda bir fark yoktur.” Bu sözler yaşlı bir Dersimli’ye ait. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, yörede araştırma yapan Hasan Reşit Tankut’a ifade edilenler, iki kültürün içiçe geçmişliğinin göstergesi.

 

Ermeniler arasında Venk Kilisesi’nde Hz. Hüseyin’in olduğuna inanılan parmağa gösterilen hürmet, Alevilerin Surp Sarkis, Gağant, Zadik, Vartavar gibi inanç ve gelenekleri kutlamada gösterdikleri dikkat ve özen halklar arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyor. 

Sağlıcakla kalın.

 

 

CHRONICLE 

Bıçkın bir Makedonya'lı entellektüel Ali Bayramoğlu (Gevgili'den)

ıçkın Bir Entellektüelim| Yazdır | E-mail

Defne ASAL

Bildiklerimizi tersine çeviren bir akademisyen, gazeteci, yazar Ali Bayramoğlu. Kronolojik sırayla yazmaya çalıştık ama bu sıfatları öyle iç içe geçmiş ki, sıra falan dinlemiyor. Ama üç sıfatı da ortak bir paydada buluşuyor: Entelektüellik.

Ali Bayramoğlu, son yılların baskın akımlarına kapılmayan ve kendi bildiğini söyleyen ender entelektüellerinden biri. Bu tavrı onun akademisyenliğini sekteye uğratsa da, tukaka edilmesine yol açsa da… Onun bu cesaretinin kökeni İskenderun’da geçirdiği ilk gençliğine kadar uzanıyor… 

 

Politik duruşunun köklerini düşündüğünde, kendi kişisel tarihinde neler görüyorsun? İstersen nerelisiniz, nerelerden geliyorsunuz, oradan başlayalım.


Kendimi nereye ait hissettiğimi anlatmam güç, çünkü çok bölünmüş bir şey bu... Annem Çanakkaleli, Gelibolulu… Bir tarafım oralı ama hiç ait olmadığım halde çok şey aldığım bir küçük kasaba var; İskenderun. Babam doktorluk yapıyordu, ilkokul, ortaokul, liseyi orada okudum ve uzun yıllar kendimi oralı hissettim.


Babamın kökeni ise Trakya’dan. Trakyalı ama karma bir Trakyalı, onun için nereli sorusuna cevap vermem çok zor. Babamın baba tarafı Makedonya’nın Gevgili köyünden. Bildiğim kadarıyla oraya gönderilmiş, Konya civarının Yörükleri bunlar. Anne tarafımın bir kısmı Kırımlı, bir kısmı Çerkez, bir kısmı Arnavut… Ben tip olarak Kırım Tatarları koluna benziyorum, ama yine de her taraftan bir parça var. Kendimi nereli hissettim diye soracak olursan, tabii erkek çocuk olduğum için olsa gerek uzun süre kendimi daha Makedonyalı, daha Trakyalı hissederdim. Sonra biraz değişti ve Güneyli hissettim bir zaman. Çünkü bütün çocukluğum, gençliğim İskenderun’da geçti. Yerel olmayı, buralı olmayı orada öğrendim açıkçası. O değerleri orada içselleştirdim.


-Baban nasıl biriydi?


Babam tam bir cumhuriyet çocuğuydu. Enteresandı, bir yandan dine bağlıydı, çocukluğumdan hatırlıyorum, erkek çocukları bayram namazına götürmek onun görevi olduğundan, çok uğraşırdı beni götürmek için, ben istemezdim, çünkü çok erken kalkılırdı, dayak yediğimi bile hatırlıyorum kalkamıyorum diye. Babamın öyle dindar bir tarafı vardı ama aynı zamanda Atatürkçü’ydü. 


-deden nasıl biriydi?


Bir din adamı olan dedemin de öyle olduğunu iddia ederdi. Ama mesela birkaç yıl önce halam öldüğünde cenazesinde “sofu” tabir edilen insanlar gördüm. Halamla ilgili konuşurken, Hasan Fehmi Bey’in kızıdır, o çok muhterem bir adamdı, ne dini konuşmalar yapardı gibi şeyler söylediler. Neler konuşurdu sorup öğrenemedim. Ama anlattıklarından din adamı olarak sözü dinlenen biri olduğu anlaşılıyordu. Ben 10-11 yaşımdayken ölmüş. Sakallarının batmasını hatırlarım öperken, kocaman, dev gibi bir adamdı.


Fatih medresesinde okumuş. Balkan Savaşı’ndan önce okumak için Makedonya’dan geliyor İstanbul’a. 1912’de İttihad ve Terakki Partisi döneminde orduya yardımcı sınıf olarak din adamı sınıfı açılıyor, o şekilde orduya giriyor. Önce teğmen olarak tabur imamı, sonra alay imamı, sonra alay müftüsü olarak önce Gelibolu’ya gidiyor birliği, sonra Kafkas cephesine gönderiliyor. Zaten Gelibolu muharebeleri nisanda biter, hemen arkasından oradaki birliklerden bir kısmı Kafkas cephesine gider... Sonra Kurtuluş Savaşı’na katılıyor birliği, ardından yine birliğiyle Konya’ya gidiyor, babam da liseyi orada okuyor. Dedem sanırım emekli olunca otururum diye Büyükada’dan ev almış. Emeklilikte Büyükada’ya yerleşmiş. Küçücük bir evi vardı Şehbal Sokak’ta. Dolayısıyla babamın üniversite yılları hep Büyükada’da geçmiş. Ben babamı çocukken Adalı zannederdim, sonradan öğrendim bunları. Onun için Büyükada’yı çok severim.


-Diğerleri...

Diğerini iyi tanıdım, annemin babası Ali Dede… Öldüğünde ben 27 yaşındaydım, anneannem de geç öldü, onları iyi tanıdım. Babaannemi ise hiç tanımadım.


-Ailende konuşulur muydu aile tarihi, dedeler şuradan, nineler buradan falan diye?

Tabii. Özellikle anne tarafımda çok konuşulur, çok anlatılırdı. Zaten bu yüzden anne tarafımı daha iyi bilirim, bayağı da araştırdım bir ara. Benim annemin baba tarafı hep Mevlevi şeyhi. Gelibolu’da 1700’lerin ortalarına kadar biliyoruz geçmişlerini, dolayısıyla bir Mevlevi muhabbeti yazları Gelibolu’dayken hep açılırdı. Bunlardan birkaç tanesi önemli kişiler, önemli müzisyenler var içlerinde.


-Kimler mesela?

Hatırladığım kadarıyla ilk Türk astroloğu diye bilinen Fatin Hoca (Gökmen) aileden, Akseki Mevlevileri’yle bağlantılı… Öyle çok bilinen, popüler olmuş müzisyen yok ama mesela Hüseyin Azmi Dede var, Dede Efendi ile çalışmışlar. Hüseyin Azmi Dede hem Mısır Mevlevihanesi’ndeki son şeyh hem bir dönem 1824-1871 arası Gelibolu Mevlevihanesi’nin şeyhi. Onun döneminde Gelibolu Mevlevihanesi bayağı önemli bir yer haline gelmiş. Azmi Dede o dönemin bilinen şairlerinden. Sonra onun küçük oğlu Ahmet Celadettin Dede Galata Mevlevihanesi’nin son şeyhi, o da önemli bir neyzen. 91 yaşında 1937 ya da 38’de ölmüş. Bunlar evde konuşulurdu.


-Ahmet Celadettin Dede ile akrabalık nasıl?

O dedemin dedesinin kardeşi. Dedemin dedesi Şeyh Ali Efendi, Gelibolu Mevlevi şeyhi. Onun üç erkek kardeşi varmış. Onlar işte Hüseyin Azmi Dede’nin çocukları. Biri Gelibolu’nun, biri Mısır’ın biri de önce Üsküdar’ın sonra Galata’nın Mevlevi şeyhi olmuş.


ÜÇ ERKEĞİN EN BÜYÜĞÜ

-Baban ne doktoruydu?

Göz doktoru. İskenderun’a tayin olmuş. Biz İskenderun’a gittiğimizde herhalde beş yaşındaydım. Dolayısıyla hayata İskenderun’da gözümü açtım sayarım ben. Çok güzel bir şehirdi İskenderun çocukluğumda. Levantenlerden kalma çok güzel bir fiziki yapısı vardı, çok güzel evlerin, kocaman caddelerin, palmiyelerin olduğu. Çok sevdiğim bir şehirdi o zamanlar. Orası benim için çok önemli oldu.


-Tek çocuk muydun?

Hayır, üç erkek kardeşiz biz, en büyük bendim… Çok meraklıydım, çok okurdum, ama öyle odasına kapalı bir çocuk değildim. Hep aktiftim hatta hiperaktif bile diyebiliriz. Aslında hırçın, atak bir çocuktum. Unutmam, oranın eşrafının, doktorlarının tüccarlarının üye olduğu, Deniz Kulübü diye bir yer vardı deniz kıyısında, oraya gidilirdi akşamları. Ben de giderdim ama orayla ilgili hep bir problemim olmuştur. Babam beni hep, serkeşlerin gidip geldiği bilardo kahvelerinden toparlardı; hırsızların, uğursuzların yanındaydım hep, sosyalleşemediğim farklı insanlarla olmak istediğim bir yanım vardı…


-Farklı sosyalleştiğin ya da…

Farklı sosyalleştiğim evet, yani onların, ailemin sistemi içinde çok olamazdım, çok uyum sağladığım söylenemez; sokağın değerlerini, sokaktaki insanları, arkadaşlarımı daha çok önemserdim. Bir arkadaşım mesela, ben daha ortaokuldaydım, hırsızlıktan tutuklanmıştı, ben de gidip hapishane bahçesinden ona el sallamıştım. İskenderun benim hayatı öğrendiğim bir yerdir. Yani Anadolu’da erkek nasıl olunur, erkek bedeni nasıl durur, o duygu nedir, bunları hem öğrendiğim, hem de sonradan parçaladığım ve geçtiğim bir yer oldu İskenderun; yerellik duygum oradan gelir. Yazları üç ayımı geçirdiğim Gelibolu ise büyük aile, bir aidiyet duygusu, sıcaklık duygusu yeri...


-Peki İskenderun’dan sonra?

İskenderun’dan sonra okumaya gittim yurtdışına. Sonra İskenderun’a pek dönemedim, babamlar da ayrılmıştı oradan. Yurtdışında beş altı yıl kalıp geri geldim. Benim geçmişim böyle geçişsiz arkeolojik dönemler gibidir. Birbiriyle uyumsuz dönemler var, uyumsuz yaşam biçimleri, uyumsuz tarzlar var, belki de o yüzden geçmişe çok fazla dönen bir adam değilim. Aslında İskenderun katmanı benim için işlevsel olarak eski olmaktan çok kurucu bir damar, yerel bir damar. Daha sonra bir evrensel damar var Avrupa’da başlayan. Önce solcu olmak, romantik olarak solu keşfetmek, Deniz Gezmiş’leri keşfetmek, Fransa’daki hayat...


ENTELEKTÜEL LÜKS İÇİNDE YAŞADIM

-Dünyaya açılmak, evrensel olanla buluşmak için iyi bir nokta olmalı Fransa…

Bu dönemin de farklı bir kuruculuk işlevi oldu. Fransa’da Siyasal’da okudum. 68 sonrası ilk kuşaktık, okul Kızıl Üniversite olarak anılıyordu, bütün dersler solcu hocalar tarafından veriliyordu, dolayısıyla ciddi bir Marksist eğitimden geçiyorduk, ama kaliteli bir Marksist eğitim: Balibar, Althusser okuyorduk, sonra onları Foucault, Levi-Strauss, Barthes okuyarak eleştiriyorduk. Ayrıca Fransa’daki Türkiyeli öğrencilerin bir araya geldiği daha aktif küçük bir örgüt de vardı gidip geldiğim. Yani bir taraftan o romantik ama aynı zamanda sert çocuksu devrimci ruh halini yaşıyordum, bir taraftan da onları aşmak, sorgulamak için bir sürü veri giriyordu okuldan. Benim için de sonuç o oldu… Solu çok erken sorgulamaya başladım, daha üniversite ikinci sınıftayken… Sorgulama biraz okuduklarımdan, sorduğum entelektüel nitelikli sorulardan kaynaklanıyordu, biraz da beni boğan yakın cemaat ilişkilerine duyduğum tepki üzerinden, benim yerime düşünen kavramlar, ideolojik açıklamalarla girdiğim kavga üzerinden oldu. Velhasıl daha çok yerel, adeta MHP’liliğe ya da Maoculuğa yakın olabilecek bir yerel ruh halinden, kasabalılık değerleri içinden çıktım, sonra Marksizm geldi; Marksizm ve daha evrensel bir bakış ama sığlığa, eski değerlerime ya da salt eyleme kilitlenmemi imkânsız kılan elit bir eğitim. Bunlar hem yerel olanı geride bırakmamı, hem de o Marksizm’in içinden başka bir yöne doğru hareket etmemi sağladı. Bunlar hep kişiliğimle iç içe geçerek oldu, onun için katmanlılar.

 

-Hele böyle senin gibi çok küçük bir çevreden gelince, çok insani bir ihtiyaç hemen bir küçük çevreye girmek, bir gruba dahil olmak, sen bunu nasıl atlattın?

Öyle şeyler olmadı değil, oldu tabii arkadaş gruplarım falan, oldu ama, şimdi yaşıtlarıma bakıyorum da, onların tarzında olmadı, yani aidiyet duygusuyla arkadaşlık ilişkisi hiçbir zaman bir arada olmadı benim için. Çok sevdiğim, çok yakın olduğum arkadaşlarım oldu, ama mesela ev arkadaşımla bile politik olarak karşı karşıya durmaya başladım bir süre sonra, sıkılmaya başladım, söylenenleri aptalca bulmaya başladım. Hırçınlığım belki de burada devreye girdi. Artık cesaret mi diyelim, merakın ve hakkaniyet duygusunun sana verilen siyasi ve sosyal sınırları delip geçmesi mi diyelim, düşündüğüm şeyleri istediğim gibi söyleme, dışlanmayı, bedelleri umursamama, kendisini benim yerime koyan, benim yerime düşünen ve konuşan her şeyle, onlar kavramlar, tabu, ideolojik kurallar olsalar bile kavga etme eğilimiydi bu… Belki aşırı bir özgürlük takıntısıydı… Bunun Fransa’nın getirdiği rahatlıkla ilgisi olduğunu da itiraf etmek lazım; eğer Türkiye’de okuyor olsaydım o sırada, çatışma koşullarının çok daha sert, aidiyetlerin daha kuşatıcı, ortada kalmanın daha zor olduğu koşullarda ne olurdum bilmiyorum. Fransa’da mümkündü bu, ortada kaldığın için bir ölçüde dışlansan bile, görmezden gelinmiyordun. Sonraları anladım ki, ortada kalmanın da kendi başına bir değer olduğu bir yerdi orası. Bu tabii büyük bir avantaj…

Ben 78 kuşağı sayılırım. Burada, Türkiye’de en kötü dönemi o kuşak yaşadı, günde 10-15 kişi öldürüldü, okullar kapandı. Açıkçası ben o dönemlerde entelektüel lüks içinde yaşıyordum diyebilirim. Kafede oturup Marksizm sohbeti yapabiliyordum.


ÇETE REİSİ OLMUŞTUM

-Tekrar İskenderun’a dönmek istiyorum. İskenderun sende, senin kişiliğinin oluşumunda çok etkili olduğuna göre, aklında kalan birkaç anekdot vardır belki. Mesela hani hırsızlık yapmıştı bir arkadaşın…


Öyle bir sürü anekdot var tabii. Hani iki yaşındayken çocuklar, ne söylesen hayır derler. Bunun, bu dönemin uzadığı tipler vardır, ben de onlardan biriyim galiba. 20’li yaşlarıma kadar uzadı bu dönem belki de. Annenin, babanın, çevrenin dışında kalmaya çalışma, hep ben varım deme eğilimi bu. Dışarısı İskenderun’da tehlikeli bir dışarısıydı. O zaman kahvelere değil de bilardo salonlarına giderdi gençler, bir tane bilardo salonu vardı mesela, en köhne olan, iyilerine gitmezdim ben, o köhne olana giderdim. Orası bayağı yankesicilerin, hırsızların, çakalların olduğu bir yerdi. Ben de düşün, İskenderun daha esmer insanların çoğunlukta olduğu bir yer, en sarışındım, beyaz tenli, hiç İskenderunlular’a benzemeyen bir çocuktum. Babam hep belli etmeden, ses çıkarmadan peşimde dolaşırmış meğer. Bir sustalım vardı, ortanca kardeşim beni ihbar etmişti babama, öyle sustalı belimde dolaşırdım. Öyle dolaşırken Allah korusun çekip birini vurabilirdim, çünkü kavgacı bir tiptim, hatta öyle kavgacıydım ki, çete reisi olmuştum, gelip bana şikâyet ederlerdi, şu bana şöyle yaptı falan diye. Ben de ikaz ederdim, insanları arkadaşlarla birlikte sınıftan dışarı çıkarıp itip kaktığımız bile olmuştur. O sustalıyı babamla kardeşimin evdeki eski bir koltuğun arasından arayıp bulduğunu çok iyi hatırlarım mesela. Kardeşime matematik hocası tokat atmıştı, babam ve arkadaşları beni zor tutmuşlardı, kardeşimin okulunun önünde, adamı üstüne atlayıp paralamak üzereyken. Öyle serseriliklerim çoktur İskenderun’da.


Liselerde, özellikle Anadolu’da, bir tane çocuk vardır, kavgacıdır, dövüşkendir, döver de, bununla da iftihar eder, kişiliğini bunun etrafında oluşturur, işte öyle çocuklardan biriydim. Dolayısıyla etrafımda da bir sürü çocuk olurdu, çete dediğim o. Derslere girmezdik, ne bileyim, oraya oturmayın, burada yürümeyin falan derdik, biri bir şey söylediği zaman itip kakar, kavga ederdik. Çete bu. Yaptığının iyi bir şey olduğunu, beğenildiğini falan düşünerek yapıyordu insan herhalde. Kavgacı bir çocuktum işte. Kavgalarım üniversiteye kadar sürdü. Hatta Cenevre’de dil öğrenirken, bir Türk çocuğuyla kavga edip sınır dışı edildim. Ondan sonra da hiç kavga etmedim. O olay benim için son oldu, çok üzüldüm çünkü. Yaşım 17 de olsa, şiddetin ne olduğunu kavramaya başlıyordum zaten yavaş yavaş, eskisi gibi değildi. Gerçekten çok üzüldüm. Gidip geçmiş olsun demek istedim ama diyemedim. Yıllar sonra, bundan iki sene önce bir e-mail geldi o çocuktan, tabii o olaydan bahsetmiyor hiç, şimdi bir yerde mühendismiş, gazetede ismimi görmüş, aramış. Ben de ona bir cevap yazdım.


-Söyledin mi üzüldüğünü?

Yok, kısa bir mailleşme oldu… Ama işte, o günden sonra fiziki şiddetle ilgili olan her türlü şeyden uzak durdum, şükür kendimi savunmak zorunda da kalmadım. Öyle durumlara girmedim. Radikal bir değişim oldu.


-Doğrusu zor olmuş olmalı içindeki o bıçkın oğlan çocuğunu alt etmek, susturmak...

Benim öyküm işte, biraz kopuk. Anadolulu öyküsüyle kentli öyküsünün üst üste oturmuşu. Memur çocuklarının bir kısmı belki de böyle yaşıyor zaten. 15 yaşında, erkekleşme sürecinde, bedenini ve şiddeti kimlik oluşturucu bir şey zanneden çocuk olmaktan 18 yaşında Fransa’nın en iyi okullarından birinde okumaya aday ve kimliğini artık şiddetle, fizikle değil bilgiyle oluşturmaya çalışan bir çocuk…

Dediğim gibi böyle geçişsiz katmanlar gibi bir öykü olarak bakmışımdır kendime. Ama doğrusu kendi üstüme düşünmeyeli çok oldu, sen sorduğunda dile geliyor bunlar…


TUNAYA’YA FAHRİ ASİSTANLIK

-Türkiye’ye ne zaman döndün?

1979’da. Fransa’ya gidişim 73’tür. İyi bir öğrenci oldum üniversitede. Önce biraz dil problemim oldu, İsviçre-Cenevre’de dil öğrenmiştim, Fransa’ya geldiğimde birinci yıl sınıfta kaldım, ama çok çalıştığım halde kaldım, Fransızca yüzünden. İkinci sınıfta zar zor geçtim ama ondan sonra gitgide okulun en iyi öğrencilerinden biri oldum. Hatta hocalar costo* Türk derlerdi, costo* güçlü kuvvetli demektir, iyi notlar alırdım yani. Birkaç tane genç denebilecek yeni kuşak hocamız vardı, onlar çok ilgi gösterirdi. İçlerinden biriyle Türkiye’ye dönüp akademisyen olabilir miyim gibi bir sohbetim olmuştu, hatta referans yazar mısınız bana demiştim, yazabileceğini söylemişti ama orada da kesilmişti bu konuşma. Fransa’daki o hoca meğerse İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne diye benim için bir referans yollamış. O zaman Siyasal Bilgiler Fakültesi yok ama Tarık Zafer Tunaya’nın hukuktan ayrılarak kurduğu bir Siyasal Bilimler Fakültesi varmış kadrosu falan olmayan. İstanbul Üniversitesi içinde ama sadece kurucu kadrosu var, sekiz tane hoca var, o kadar. Fransa’daki hoca çok da güzel bir referans yazmış, sonradan Tarık Hoca bana göstermişti… Kalktım gittim, Tarık Hoca’yla tanıştım ve üniversite kapısı böylece açılmış oldu.


-Kadro olmadan mı?

Kadro yoktu, ama hoca fahri asistanlık yapmamı istedi. Parası yok postu var, hocayla derslere giriyorsun, kâğıt okuyorsun, bildiğin asistanlık işlerini yapıyorsun... Arada bir para bulurlardı, kongre paralarından falan arttırıp verirlerdi. Bir buçuk sene öyle çalıştım, Tarık Hoca’ya çok yakın oldum yani. “Siyasi Partiler” kitabını yazıyordu o dönemde, ben her sabah saat 10’da Tunaya’ya giderdim, saat 12’ye, bire kadar çalışırdık. Bana Eski Türkçe öğretip Hüseyin Cahit üstüne doktora tezi yazmamı isterdi, olmadı. O sırada Şükrü Hanioğlu, Abdullah Cevdet üzerine yazıyordu, biz Şükrü ile yaşıtız ve o da hocayla çalışıyordu, öyle çalışmamı istedi Tarık Hoca. Ama ben kaçtım biraz, benim iddialarım daha büyüktü, daha ukâlaydı yani, öyle Eski Türkçe öğrenip Hüseyin Cahit’e gireceğim falan, istemiyordum. Sonra kadro kanunu çıkmayınca hocanın da itmesiyle şimdi Marmara Üniversitesi olan İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ne girdim, Yaşar Gürbüz’ün yanında asistan oldum. Zaten bir süre sonra da 12 Eylül oldu, Tarık Hoca’yı 1402’lik yaptılar. Ümit Doğanay mesela, ben gelmeden, Tarık Hoca’yla tanışmadan bir ay önce vurulmuştu. Tam o dönemler… Sonra Marmara Üniversitesi’nde kaldım, yıllarca öyle gitti. Tarık Hoca’nın emeği çoktur üstümde.


“NUR VERGİN PROBLEM ÇIKARDI”

-Ne kadar çalıştın Tarık Hoca’yla?

79-80, yani ben bir sene çalıştım üniversitede ama Yaşar Hoca’nın yanında asistanlığım devam ederken Tarık Hoca’yla da çalışırdım, üç sene falan sürdü. Her sabah saat 10’da giderdim, kahvemizi içerdik küçük odasında, sonra başlardık dokümanlarını okumaya. Onun küçük prenslerindendim diyeyim.

 

-İstersen Marmara Üniversitesi’ne girişinden devam edelim.

Bir asistanlık sınavı açıldı, sınava girdim kazandım. Yaşar Bey’le beraber, ki o zaman akademi epey düşkün bir haldeydi, Mübeccel Kıray vardı, emekli olup gelmişti, Yaşar Hoca gelmişti, zannederim Kıvanç Ertop vardı, sol hareketin çok etkin olduğu bir üniversiteydi. Yaşar Bey’in üstünde de yanılmıyorsam on beş kadar ders vardı.


-Kaç yıllarında bu?

1980 Mayısı, darbeden önce. Tabii hemen ders verdirmeye başladı bana, o kadar dersi asistanlarına dağıtıyordu. Üniversiteyi yeni bitirmiştim, bu yüzden çok ders çalışarak ders veriyordum, hele Türk dış politikası gibi benim hiç ilgilenmediğim, bilmediğim konular olunca. İlk bir-iki yıl öyle çok çalışıp ders verdim. O derslere giren öğrencilerle yaş farkımız çok azdır, bir tanesi mesela, Fulya Atacan profesör oldu, bir tanesi Engin Soysal büyükelçi, bir tanesi Edibe Sözen, o da şimdi profesör ve AKP yöneticisi. Onlar o sınıfın öğrencileriydi… Ondan sonra üniversite hayatı devam etti hep.

Üniversitede maddi olarak zor geçiyordu hayat, asistanlık maaşıyla yaşamak büyük meseleydi. Yaşım da ilerledikçe başka işler yapmaya başladım ek olarak. Fransa’ya gitmeden önce kamuoyu araştırmaları yapardım.Mesela AB’nin kimi metinlerini çevirmiştim İktisadi Kalkınma Vakfı için, profesyonel çeviri yaptım, Saint Benoit Lisesi’nde bir ay Fransızca ders verdim. Yani hep böyle ek işler yapmam gerekiyordu. Fransa’dan döndükten sonra, kurduğum bu sistem bozulmuştu iki yıl ara verdiğim için. Bir arkadaşım Tempo dergisi için dergi tarama işi yapmamı istedi, kabul ettim, sonra Tempo’da yazı yazmaya başladım. Sonra, yayın yönetmeni olan Kürşat Başar, Sabah’a geçti orada başka bir dergi çıkarmaya başladı ve o dergiye yazmamı istedi. O arada Yeni Yüzyıl kurulmuştu, İsmet Berkan da benim eski öğrencimdir üniversiteden, o bir perspektif sayfası yapmamı ve köşe yazmamı istedi. O esnada Yeni Demokrasi Hareketi bayağı gündemdeydi ve ben de içindeydim o hareketin, sadece üniversite çevresinde değil dışında da tanınmaya başlamıştım artık, belki Yeni Yüzyıl’a çağrılmamda bu da bir cazibe olmuştur. Dolayısıyla yazı yazmaya başladım ve gazetecilik hayatım başlamış oldu. 28 Şubat’a kadar üniversite ve gazetecilik birlikte gitti. 28 Şubat’ta zorlamaya başladı beni koşullar. İki nedenle: Birincisi yazarlıktan çok daha fazla gazeteciliğe girmiştim, haftanın üç-dört günü Ankara’da geçmeye başlamıştı o sıcak günlerde. Gazetecilikle akademisyenlik birbirine çok uygun gibi görünse de uygun işler değil aslında, zor yürümeye başladı ve tabii tahmin edeceğin gibi 28 Şubat’ta sesini yükselten bir yazar olduğum için üniversite içerisinde problem de başladı. “Bu adam da kim” soruları ve huzursuzlukları...


-Sen yine kamu yönetimindesin?

Fransızca’sında. Sıkıntılar olmaya başladı, soruşturmalar açtılar. İzin almadan şehir dışına çıktın diye. O arada maalesef, Nur Vergin diye bir hanım vardı, Nur çok dengeli bir tip değildir, o büyük problemler çıkardı, soruşturmalar açıldı vb. Bir gün, galiba 12’inci soruşturmaydı aynı yıl içindeki, derse geldim. Sekreter yine sarı bir zarf uzatınca, ben de beyaz bir kağıt isteyip memuriyetten istifa diye yazdım, galiba 99 sonu itibariyle devlet memuriyetinden ayrıldım. Bir süre sonra da Yeni Yüzyıl’da problemler çıkmaya başladı, Korkmaz Yiğit’e satılmıştı gazete. Kısa bir zaman boşta kaldım. Sonra Star Gazetesi çağırdı, orada yazdım. Ondan sekiz ay sonra Yeni Binyıl kuruldu, bir yıl kadar orada yazdım. Sonra Dinç Bilgin’in bankasına el kondu, o Yeni Binyıl’ı kapadı. Sabah gazetesine geçmemi teklif ettiler, orada yazmaya başladım. Daha sonra da Dinç Bilgin tutuklandı, hapse girdi, benim yazılarım, ki özellikle o dönemde yine askere yönelik sert eleştiriler yapıyordum, tahmin etmiyorum sadece, biliyorum, Bilgin ailesini rahatsız etti. Ve bir gün, sekiz dokuz ay süren Sabah yazarlığım bitti; işten çıkarıldım. Bir iki ay sonra da Yeni Şafak’ta yazmaya başladım. Altı yıldır oradayım. Kaba iş hayatı öyküsü böyle.


HAKKI DEVRİM’İN MANASIZLIĞI

-Yeni Şafak’a gitmek aslında öyle kolay bir karar değil…

Değil evet, çok kolay değildi açıkçası. Çünkü Türkiye’de birçok iş bir arada kolay yapılmıyor. Benim ailem bana daha esnek düşünmek için imkânlar sağlayan bir aile değildi, yani bir gelirim yoktu, dolayısıyla kendim hep para kazanarak yaşamak zorundaydım. Evim yoktu, hiçbir şeyim yoktu, yani hem entelektüel faaliyet, hem de para kazanma işi iç içe girecek, hem de ilkelerden taviz vermeden bunu yürüteceksin, bir de üstelik çok sert siyasi koşullar yaşanıyor olacak... Oralarda dik durabilmek, bunları göğüsleyebilmek çok kolay değildir açıkçası… Ama bu süreçte üzülmekle birlikte, nasıl söyleyeyim, yaptığımdan hiçbir şekilde şüphe duymadım. Yaptığımın kalitesini her zaman sorgularım, kendimden şüphe ederim ama ilkeler açısından yaptığımdan şüphe duymadım. Zannediyorum Yeni Yüzyıl’ın son dönemleriydi, Radikal beni istedi, ben de yayın yönetmeni Okay Gönensin’le görüştüm, sonra gittim Mehmet Yılmaz’la görüştüm ve onlarla anlaştım aslında, ismim de ve yazılara başlayacak anonsum da çıktı Radikal’de. Ama sonra öğrendiğime göre, Hakkı Devrim’le ters bir yazışmamız olmuştu daha önceden, onun müdahalesiyle daha işe başlamadan Hürriyet’in patronunun talimatıyla kovuldum. İlk yazımı gönderdim, tebliğ ettim, tebellüğ eden olmadı. Eğer Radikal’de başlamış olsaydım, Hakkı Devrim o manasızlığı yapmamış olsaydı, başka bir yöne gidecekti yazı hayatım.


-Başka bir istikamet değil aslında, mecra belki…

İstikamet derken, belki daha az zorlanacaktım. Yeni Şafak’a giderken çok zorlandım mı dersen, hayır, artık o duyguyu geçmiştim, yazılacak yerden çok ne yazdığının önemli olduğu benim açımdan çok netti. Zaten üç dört yıldır inanılmaz bir karalama, itme kakma kampanyası sürüyordu, ona dayanmayı öğrenmiştim. Dolayısıyla Yeni Şafak o açıdan beni çok zorlamadı, dünyamı da etkilemedi. Tam tersine Yeni Şafak benim çok rahat ettiğim bir yer oldu. İlk gittiğimde biraz Emekli Sandığı gibi geldi bana, çünkü gazeteler çok gergin ortamlardır, günlük iş yaparlar, çok fazla hiyerarşik ve otoriterdir yönetimleri, doğrudan yazara bu yansımaz, ama o otoritenin ve gergin havanın yaratmış olduğu sistemin içinde sen de evrilirsin. Nasıl gazeteler günlük yapılırsa, yarın ne olacağı bilinemezse, yazı yazan adam da kendisi açısından yarın ne olacağını, başına ne geleceğini bilmeden çalışır, tabii bu Türkiye’de böyle. Hele o dönemlerde, 28 Şubat günlerinde gazetecilerin, gazete yöneticilerinin bizzat siyasete soyunduğu günlerde, yazar sadece yazar olarak değil bir siyasi aktör olarak algılandığı için sürekli böyle kelle koltukta dolaşılan bir hal vardı. Yeni Şafak’ta bu yoktu açıkçası.


-Yeni Şafak’a sizin gibi insanların girmesinden önce, hiç birbirini tanımayan iki farklı dünya gibiydi, en azından benim bakabildiğim yerden öyleydi…

Yeni Şafak tanınmıyordu doğru.


-O da tanınmıyordu, ayrıca hitap ettiği kitle de tanınmıyordu, yani nasıl insanlar bunlar, ne yer, ne içer, nasıl eğlenirler…

Yeni Şafak zaten, şimdi 10 yıl oldu, 1995’te kurulmuş, o zamanlar çok taze bir gazeteydi. Fehmi Koru, Zaman’dan ayrılıp oraya geçti, Nazlı Ilıcak geçti, Mehmet Barlas geçti, yani boşta kalan insanlar geçti, sonra Cengiz Çandar geçti, satışı 10 binken 100 - 150 binlere yükseldi, aboneleriyle beraber. Sonra ben geçtim, yani Yeni Şafak değişik bir gazete oldu. AKP iktidar olana kadar daha da iyiydi. Sonra bir ölçüde iktidar gazetesi olarak anılmaya, biraz da öyle işler yapmaya başladı. Yeni Şafak’ın öyküsü Türkiye’de muhafazakâr ve İslami kesimin öyküsüyle paralel gidiyor aslında. İslami kesim birinci derecede mağdurlar arasına zaman zaman girerdi ama 1990’ların ortasından itibaren iyiden iyiye girdi. Öyle olunca, bir de tabii bu askeri bir itişmeyle olunca, ben ve benim gibi insanlar, biraz daha toplumu anlamaya çalışan, akademik kökenli olan, daha postmodern bir demokrasi anlayışının arkasında duran, yani geleceğin belirsizliğini, ütopyaların mutlaka geçerli olmayacağını, demokrasiyi şimdiki zaman içinde şimdiki zaman talepleri, kurumları ve zihniyetiyle inşa etmenin gerekli olduğunu düşünen insanlar, mesela Etyen Mahçupyan, ben, Erol Katırcıoğlu gibi insanlar, toplumu anlamanın üstünde çok daha fazla durmaya başladık…


-O zaman, son olarak bir de şunu sorayım: Aslında ulusalcı-laik tabir edilen kesimin ortalama insanları da temel korkularının bu yaşam biçimi farkından kaynaklandığını söylüyor. Kabaca hani bir “çağdaş, Avrupai olmayan, yobaz insanlar bunlar, yaşam biçimimiz çok farklı” söylemi. Ki sen de gündelik hayattaki farklılıkların seni bazen zorladığını söylüyorsun. Bu aşılabilir mi? Aşılması gerekir mi ya da?


Elbette aşılmalı, çünkü bir arada yaşamanın kaçınılmazlarından birisi farklıyı yanı başında tutup sindirmek… Ama aşılması kolay olmadığı kesin. Çünkü her şeyden önce ortada bir zihniyet engeli ve bir kast düzeni meselesi var… Bu ülkede toplumsal düzen sadece farklılıkların grupsal, mekânsal, hatta zamansal kopukluğu üzerine oturuyor. Türkiye hâlâ toplumsal bir bütünlüğe sahip değil, çeşitli milletler, yani çeşitli adet ve yaşam biçimi öbekleri yan yana yaşıyorlar. Bu milletler iç içe girmeye başlayınca sorunlar da başlıyor. Zira ortak değer ve kuralların zayıf olduğu ya da değerler çatışmasının çok baskın olduğu bir durum söz konusu olan… Tedirgin olan, endişe duyan kendi yaşam alanını korumaya kalkıp, benzerleri dışındakilere acımasız olabiliyo. Ülkede kültürel ve ekonomik farklılıklar, daha doğrusu kopukluklar sürdükçe bu tür korku ve sorular hep olacaktır. Bu hepimiz için geçerli olabiliyor. Bunun aşılması için zaman ve demokratik deneyim gerek. Farklılıklar arası etkileşim ve daha derin değişim şart…

 

 

2 Şubat 2009 Pazartesi

Mubadil ve muhacirlere pislik atan "Yalçın Küçük'ün dedisi Kim?" Haberi , şu Allah'ın işine bak!

Herkesin soyunu sopunu kurcalayan Yalçın Küçük'ün Dedesi Vatan Haini çıktı.

Etme bulma dünyası, Yalçın Küçük onun bunun şeceresini kurcalayarak çok beddua topladı. Sonun da biri çıktı onun da şeceresini kurcaladı. Meğer Yalçın Küçük'ün dedesi Fransız işbirlikçisiymiş. Dede Abdullah Sabuni, Hatay'ın Türkiye'ye bağlanmaması için Çerkez Ethem'in kurup, yönettiği örgütün üyesiydi. 

Yalçın Küçük, "Süleyman Demirel'in cumhurbaşkanı olduğu bir ülkede artık yaşayamam" diyerek çekip gittiği Fransa'dan döndü döneli (1989) kaleme aldığı kitaplarında (Aydınlık Zindan, Tekelistan, Tekeliyet, Sırlar, İsyan), dergilerde, basında, televizyonda, çeşitli söyleşi programlarında ve konferanslarda, kendi ifadesiyle "saklı bir Türk tarihi" üretiyor. Bunun için mezar taşlarını inceliyor, gazetelerde çıkan ölüm ilanlarını okuyor, insanları isimlerine, soyadlarına göre Yahudi ilan ediyor. 

Ona göre, son 150 yıllık Türk tarihi, aslında Yahudilerle Hıristiyanların mücadelesidir ve Türkler bu sahnede figüran dahi olamamıştır. Türkiye'de ister İttihat Terakki'nin içinde, ister dışında, ister onlarla beraber, ister onlara karşı 1906 ile 1926 arasındaki 20 yıllık süreçteyse, en önemli kavga Siyonistlerle (Yahudilerle), Sabetaycılar (İbraniler) arasında yaşanmıştı. Çünkü Siyonistler ayrı bir devlet isterken, Sabetaycılar, Anadolu'yu 'vaat edilmiş toprak' olarak görüyorlardı da ondan! Zaten İttihat Terakki Partisi'ni ve onun gizli örgütü olan Teşkilatı Mahsusa'yı da Selanik'te Sabetaycılar kurmuştu. Bunlar Balkan Savaşlarında Selanik elden çıkınca, Anadolu'yu vatan yapmak için Ermeni ve Rum tehcirini organize ettiler. Ermenilerin ve Rumların boşalttığı yerlere de Sabetaycıları yerleştirdiler. Kurtuluş Savaşı, bu amaç doğrultusunda Sabetaycıların örgütlediği ve önderlik ettiği bir hareketti. Kurtuluş Savaşındaki direnişi Teşkilatı Mahsusa ateşlemişti. Bu mücadele içinde Sabetayist olmayan bir tek Enver Paşa ile Cemal Paşa vardı. Onlar da 1922'ye gelindiğinde tasfiye edilmiş ve Sabetayistlerin rezerv devleti (Türkiye Cumhuriyeti) kurulmuştu. 

BÜLBÜLDERESİ'NDE YATAN ÇANAKKALE GAZİLERİ 

Küçük'ün saklı tarihine göre, Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919'dan önce önemli bir subay ve kişilik değilmiş. Çanakkale Savaşı'nda Mustafa Kemal'in tayin edici bir rolü olmamış. Çanakkale'de kara savaşlarında kazanılan da o kadar büyük bir şey değilmiş ve bunun için çok zayiat verilmiş. Çanakkale Savaşının asıl kahramanları Vehip Paşa ve Esat Paşa'ydı. Bu iki paşa da Sabetayistti. Ama kahramandılar. Ölümlerinden sonra Üsküdar'da, Sabetayistlere ait Bülbülderesi mezarlığına gömüldüler. 

1915 Ermeni katliamını Türkler yapmadı. Karar İttihatçı Hükümetindi. Karar, Talat Paşa'nın aldığı karardı. Talat Paşa da Sabetayist. Türklerin Ermenilere ve Kürtlere yaptıkları soykırım sayılamazdı. Çünkü bizde iyi Ermeniler de vardı. Eğer bir tek Ermeniye dahi iyi Ermeni diye dokunmadıysak, soykırım yoktur. Halbuki Hitler, babası olsa Yahudiyi fırına gönderdi. Erivan bunları biliyor, Erivan, kendilerine yapılanlardan dolayı Türkleri sorumlu tutmaz. Ayrıca Rusya'nın Türkiye'den toprak istediği de yalandır. 

Bu saklı tarih, çok kılçıklı bir balık ziyafeti gibi, yutkunabilene aşkolsun! Bakın daha ne sürprizler var: Mesela Türk halk Kurtuluş Savaşı'na karşıydı. Kurtulmak falan istemiyordu. Bir tek Çerkez Ethem vardı Kurtuluş Savaşı'na inanan. Çerkez Ethem bir sosyalistti. Zenginden alır fakire verirdi. Sonradan Kemalistlerce "hain" ilan edildi. Halbuki Çerkez Ethem, Türk askerine değil bir mermi, sapanla taş bile atmamıştı. Ama onu tasfiye ettiler. O hain olduğu için, birilerinin kahraman olması gerekirdi. Onun için de İnönü zaferi icat edildi. İnönü zaferleri diye bir şey yoktur. 

ENVER PAŞA'YI SABETAYİSTLER YARATTI 

"Mübadeleyi hâlâ anlayamıyorum" diyor Küçük, Yunan ordusu Sakarya'ya kadar geldiği halde Rumlar, bize sapanla dahi taş atmadı. Yerli Rumlar onlara en ufak yardımda bulunmadı. Ama onları gönderdik. Zengindiler. Mübadele ile gönderilenlerin yerine gelenlerin tümü Sabetaycıydı. 1919-20 yıllarında nerede çok zengin Rum varsa, şimdi orada yoğun olarak Sabetaycılar vardır. İzmir'de, Antalya'da, Kayseri'de, Samsun'da, Zonguldak'ta, Adana'da, Trabzon'da. Anadolu'dan Rumları, Ermenileri Sabetaycılar çıkardı. Sonraları 6/7 Eylül'ü vesaireyi de onlar yaptı. Bu yüzden Kurtuluş Savaşlarını fazla önemsemeyin. 

Küçük niçin Sabetayistlere taktığını şöyle açıklıyor: "Sabetayist İsmail Cem'in cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek için!" Sonuca bakılınca engelledi de denebilir. Öyleyse amacına ulaştı. Fakat o bununla yetinmiyor. Onun nihai hedefi Atatürk. Bu takıntıyla kahve falı bakar gibi tarih yazıyor. Ve şimdi ondan bir bomba daha geliyor: Bu rezerv devlet (yani T.C.), günümüzde Büyük Ortadoğu Projesi'ne zemin hazırlamak ve orayı ileride kurulacak İsrail'e hediye etmek için Musul'u alabilecekken almamış! "Musul Orta Doğunun sıklet merkezidir. Yahudilerin bölgedeki en önemli müttefiki Kürtlerdir. Türkiye'deki anti-emperyalist mücadelenin merkezi -bugünlerde- Musul'a kaymıştır" diyor Küçük. İsrail'de 200 bin kadar Kürt Yahudisi, Irak'ın kuzeyinde de 200 bin kadar Kürt Yahudisi var. MOSSAD, Irak'ın kuzeyinde infaz timleri kurdu. Küçük, şu sıralar her fırsatta, her ortamda bunu söylüyor: "Musul'u alamazsanız Diyarbakır'ı verirsiniz! Atatürk'ten İnönü'ye, İnönü'den Ecevit'e, Ecevit'ten de Ahmet Necdet Sezer'e iletilmiş bir vasiyet var: Musul'u alın!" Yalçın Küçük'ün Musul meselesine bir çözüm önerisi de var, sıkı durun: "Öcalan pazarlıkla salıverilecek. PKK Barzani'nin üstüne salınacak, Musul bizim olacak!" 

1789 Fransız Devrimi, tüm dünyada olduğu gibi Osmanlı'da da milliyetçiliği ateşledi. İmparatorluğun kurucu ve devam ettirici unsuru olan Türkler de bu milliyetçilik dalgasından etkilendiler. İttihat Terakki içinde Sabetaycıların bulunması doğrudur. Hatta Enver Paşa'yı ön plana Emanuel Karasu, Dr. Nazım, Maliye Nazırı Cavit Bey gibi Sabetayistler çıkarmışlardı. Keza aynı isimler, bu sırada Mustafa Kemal'in önünü tıkayarak Enver Paşa'ya avantaj sağladılar. Esasen İttihat Terakki içinde sadece Sabetayistler değil, Boşo gibi Rumlar, Abdullah Cevdet gibi Kürtler, Ermeniler ve Çerkezler ile daha başka etnik unsurlar da vardı ve doğal olarak Türkler de. Hal böyleyken İttihat ve Terakki'yi sadece Yahudilerin örgütüymüş gibi göstermek bilimsellikten ve gerçeklerden uzaktır. 

Küçük'ün son dönem tezleri böyle. Acaba bunlar referans alınabilir mi? Acaba bunlar sağlıklı bir aklın ürünü sayılır mı? Bu dayanaksız atışları acaba ciddiye alan çıkacak mı derken, ortaya Ahmet Efe çıktı. 1963 Adana-Osmaniye doğumlu bir tarih öğretmeni. Nasıl Yalçın Küçük'ün uzmanlık alanı Yahudiler-Dönmelerse, onun da uzmanlık alanı Çerkezler ve Çerkez Ethem. Bu efsaneyi örten sis perdesini kaldırmak için kaleme aldığı "Çerkez Ethem" kitabının sonunda dayanamamış, bir kulp uydurup Yalçın Küçük'ü "Kemalistçe" bir güzel benzetmiş. Ama zaman zaman onunla hemfikir, mesela: 

"İtiraf edelim ki Yalçın Küçük, hiç bilmediğimiz Yahudilik, Sabetaycılık ve Kabala konularında yazdıklarıyla bizleri aydınlattı. Düşünsel anlamda ufkumuz açıldı. Siyasal yaşama ve olaylara bakışımız farklılaştı. Bunun için Küçük'e toplum olarak teşekkür borçluyuz. Ancak..." 

ADIVARLAR’I MUSA ANTER KORUDU 

Ancak diyor ve ekliyor; "Küçük, Jön Türkizm: Doğu Birliği adlı yazısında Mustafa Kemal'i İngiliz ajanı, dolayısıyla Kurtuluş Savaşını da İngiliz operasyonu olarak itham etti ve bununla da yetinmeyip, Cemal Paşa'yı, İngilizlere Mustafa Kemal'in ihbar ederek öldürttüğünü ima etti." Yalçın Küçük anti-Kemalistlik yapmasa Ahmet Efe ile çok güzel anlaşacakları kesin. 

"Biz sadece Nutuk'ta yazılanlara bakarsak tarih yazamayız" diyen Küçük, sıkı bir Enver Paşacı olup, dolayısıyla anti-Kemalisttir. Anti-Sabetaycılık ve Yahudi düşmanlığının asıl hedefi Mustafa Kemal'dir. Ancak bunu açıkça söylemiyor. Ahmet Efe'nin deyişiyle "Yalçın Küçük, âdeta bir libero gibi topu kendi kalesinden alıp orta sahaya getirmiştir. Bu santrfora gol pasıdır. Ancak Sabetayist Cavit Beyin torunu, Şiar Yalçın'ın oğlu, 'Efendi'nin yazarı olup santrforluğa soyunan Soner Yalçın da topu kaleye atamamıştır. 'Gol yapmak' elbette Mustafa Kemal'i de Sabetaycı ilan etmektir. Yalçın bunu kitabında yapamasa da Ertuğrul Özkök'ün muayyen günler yazarı Ayşe Arman'a verdiği röportajda, 'Peki Atatürk?' şeklindeki Mustafa Kemal'in Sabetaycı olup olmadığına ilişkin soruya 'Ben bilmem! Onu da tarihçiler araştırsın' gibi her tarafa çekilecek bir yanıt vermişti." 

Sabetayistlere yer açmak için Ermeni ve Rumların kovulması (tehcir) olayına gelince, Ahmet Efe soruyor; O Ermeniler, tarlasında ekin biçerken, terzihanesinde elbise dikerken, dükkanında müşterisini tıraş ederken, durup dururken mi göç ettirilmiştir?Yoksa Türk ordusunun aynı anda hem Sarıkamış'ta, hem Irak, hem Çanakkale'de savaşırken, Ermenilerin de cephe gerilerinde bu orduları arkadan vurup masum halkımızı da katletmesini nasıl görmezden gelir ve bunu Sabetaycılar'a nasıl bağlayabilir? Bundaki amacı nedir? 

Sabetaycı Adnan Adıvar ve Sabetaycı Halide Edip ikilisi, İttihat Terakki Hükümetinin son derece isabetli ve insani bir uygulaması olan Ermeni yer değiştirmesini "katliam" olarak nitelemiş ve sonra yurttan firar etmişti. 1939'da yurda dönen Adıvarlar'ı, Küçük'ün "Yahudi Kürt" diye tanımladığı Musa Anter ve adamları korumuştu! 

Ermeni yer değiştirmesi, Türk ülkesinden başka bir ülkeye değil, yurt içinde bir yer değiştirmedir. Bu da Ermeni yer değiştirmesini hukuksal açıdan "tehcir" tanımına sokmaz. Tehcir, bir ülkeden başka bir ülkeye zorunlu göçe denir. Böyle olduğu halde vatan satıcısı Damat Ferit, İngilizlere yaranmak için 1915 olaylarını tehcir tanımına sokturarak İttihatçıları yargılatmıştır. Ayrıca Ermenilerin yoğun olarak göç ettirildiği Deyrizor, çok uzaklarda değil, Anadolu'nun hemen yanı başında ve öyle çöl ve kurak bir yer değil, Fırat kenarında, sulak ve verimli topraklara sahip, iklimi güzel bir bölgedir. 

Ahmet Efe "Şunu da söyleyelim ki, Küçük nasıl bir Enverist ise biz de o derece Kemalistiz" diyor. Ancak her şeye karşın, Enver Paşa başta olmak üzere İttihatçıların hepsinin 1915 olaylarından dolayı "Türklüğün bekâsı" bağlamında çok yararlı ve hayırlı bir icraat yaptığını düşünüyor. "Ve salt bu icraat bile onların -eğer varsa- tüm hatalarını aklamaya yeter de artar! Eğer İttihatçılar Ermenilerle ilgili önlemleri almasaydı, Türk İstiklâl Harbi olmazdı. Anadolu da Mondros/Sevr sürecinde Türk'ten kazınarak Rum, Ermeni ve diğerleri tarafından paylaşılırdı diyor.

Sonra Mübadele ile gelenlerin tümünün Sabetaycı olduğunu iddia etmek de konuyu saptırmaktır. 1923'ten 1927'ye kadar 500 bin Türk'e karşılık 1 milyon 200 bin Rum göç ettirildi. Küçük, bu 500 binin tümünün Sabetayist olduğunu iddia ediyor. Ahmet Efe'ye göre bu "Türklüğe yapılmış bir iftiradır." Mübadele öncesi ve sonrası Sabetayistlerin nüfusu hiçbir zaman 100 bini aşmamıştır. "Yalçın Küçük merak etmesin!" diyor Ahmet Efe, Türk devleti kimin Sabetaycı olup kimin olmadığını gayet iyi bilmektedir. Bizzat Sabetaycıların açıkladığına göre, kendilerine aynı tip seri numaralı pasaport verilmesi onların -kendi ifadelerine göre- Türk devletince takip edildiklerini göstermektedir. Yine bu bağlamda, Rum, Ermeni ve Yahudiler dışında Sabetaycıların da kapsama alındığı 6/7 Eylül olaylarını nereye oturtmaktadır? Ahmet Efe keza Varlık Vergisini de savunuyor: "Onu da söyleyelim ki, son derece yerinde bir karar olan Varlık Vergisi, bu topraklarda bin yıldır kurucu ve taşıyıcı unsur olan Türklerin iktisadi anlamda milli bir intikamıdır!" 

"PEKİ YA SİZ KİMSİNİZ YALÇIN KÜÇÜK BEY?" 

Musul'a gelirsek; İngilizlerin kışkırttığı, Çerkez Ethem'in de içinde bulunduğu Kürt İsyanları, 1925'ten başlayarak 1937'ye kadar fırsat mı verdi de, Cumhuriyet ve onun kurucusu Atatürk Musul'u "Mutlaka alacağım!" dediği halde alamadı? 

"Cumhuriyet ile Osmanlının değirmeninde öğütülen Türklük diriliyor ve bu görmezden geliniyor" diyor Ahmet Efe, "bunu görmemek Türk duyarsızlığıdır." Kurtuluş Savaşı yıllarında Avrupa'da yan gelip yatan Sabetaycı İttihatçıların Türk zaferine el koymak istemeleri görmezden geliniyor. Bunlardan Maliyeci Cavit'in Lozan pazarlığı sırasında karşı tarafa bilgi aktardığı unutuluyor. 1926 yargılamalarında Dr. Nazım ve Cavit'in, araya Rothschild gibi dünyayı yöneten 12 Yahudi ailenin girmesine rağmen asılmaktan kurtulamadıkları görmezden geliniyor. 

Yurt çapında yürütülen 'derin' bir kampanya sonucu başlatılan Yahudi düşmanlığının kanlı ve utanç verici tezahürleri olan 1927 İstanbul Elza Niyago olayı (İzmir'e de sıçramıştı) ve 1934 Trakya olayları (Bursa'ya da sıçramıştı) ortada dururken Mustafa Kemal ve onun kurduğu Cumhuriyet nasıl Sabetayist oluyor! 

"Atatürk'de mi Sabetayist" sorusuna "Efendi" Soner Yalçın ne demişti, hatırlayalım: "Ben bilmem! Onu da tarihçiler araştırsın." Bakalım aynı soruya Yalçın Küçük ne cevap verecek: "Ben Atatürk Sabetayisttir demiyorum. İsrail kaynaklı kitaplardan alınma internetteki bazı siteler öyle yazıyor. Biz onları reddediyoruz!" Böylece Küçük, golü atmak için zamanın henüz gelmediğini bildiğinden buraya kadar özetlediğimiz tüm tezlerini inkâr ediyor. 

Yalçın Küçük, 1998'den önce Fransa'da bulunduğu yıllarda kendi anlatımlarına göre, "ABD ve Avrupa istihbarat servislerinin güdümündeki terör örgütü PKK'yı, Türk devleti adına Türkiye yanlısı bir çizgiye çekmekle görevliydi." Ama Ahmet Efe buna inanmıyor ve soruyor: "Yalçın Küçük PKK ile onları Türkiye yanlısı bir çizgiye çekmek için mi ilişkiye geçti, yoksa Kürt hareketini mayın merkebi olarak peydahlayıp kullanmak isteyen, Türkiye'nin milli üniter yapısını bozmayı amaçlayan güç odakları adına mı orada yer aldı?" 

Tansu Çiller, 24 Aralık 1995 seçimlerinden hemen önce Abdullah Öcalan'a karşı Şam'da yaptıracağı suikast, Mesut Yılmaz tarafından bir şekilde haber alınıp, Paris'teki Küçük'e, Küçük tarafından da Öcalan'a bildirildi. Böylece Çiller'in oya dönüştürmeyi tasarladığı suikast, Küçük aracılığıyla önlenmiş oldu. Nitekim Çiller bu seçimlerde ancak üçüncü olabildi. 

Sadece Sabetaycılar'ın değil, hemen herkesin etnik kökenini kurcalayan Küçük, kendi etnik kökeni konusunda ise açık sözlü olamıyor. Önceleri "Türk oğlu Türküm, hatta Türkmenim" demesine karşın, zamanla baba tarafında Türk, anne tarafından Kafkasya kökenliğini olduğunu ve ana tarafında İbrani kökenli kimselerin bulunduğunu itiraf etti. Yalçın Küçük'ün bir palavrası da şu: Her fırsatta Kıbrıs savaşında "Magosa'yı benim birliğim aldı" diyor. Sonra cüzdanından çıkardığı gazilik belgesini gösteriyor. Magosa gibi büyük ve önemli bir kenti alma görevi, birkaç aylık yanaşık düzen eğitimi almış, takım komutanı bir asteğmen olan birliğe verilemez. Gazilik belgesi bu savaşa katılmış herkese verilmişti. 

Küçük'ün Sabetayist olmakla itham ettiklerinden biri de Çanakkale gazilerinden İzzettin Çalışlar Paşa'nın torunu Oral Çalışlar. Çalışlar, Cumhuriyet'te 14 Haziran 2004'te yayınlanan "Yalçın Küçük'ü referans kabul etmek" başlıklı yazısı şöyle bitirmişti: 

"...Şimdi ben ne yapmalıyım, Sabetayist olmadığımı kanıtlamak için geçmişimi mi anlatmalıyım? Bu gülünç olmaz mı? Benim kökenimin ne olduğu kimseyi ilgilendirmez ki. Böyle kökenlere dayalı tahlil yapmak ırkçılıktır. Ama şunu yapabilirim, onun tarzıyla ortaya bir portre çıkarabilirim: Küçük, MİT'çi Cenk Duatepe'nin bacanağıdır. Askerlik görevini Genel Kurmayda yapmış, ve Kıbrıs müdahalesine Genelkurmayın özel emriyle katılmıştır. Kıbrıs gazi kimliğini ortalıkta göstererek dolaşmaktan hoşlanan bir kimsedir. Devlet Planlama Teşkilatı'ndan sonra eğitim için Amerika'nın ünlü Yale Üniversitesi'ne gitmiştir. 

Öcalan'a 'Başkanım' diyerek uzun görüşmeler yapmıştır ve daha sonra bu görüşmeleri şöyle izah etmiştir: 'Türk devleti benim Öcalan üzerinde fazla nüfuzum olduğunu düşünüyordu.' Türkiye'yi bir daha dönmemek üzere terk etmiş, daha sonra Türkiye'ye gelmiş ve bir süre cezaevinde kaldıktan sonra 'Sabetaycılık' uzmanı kesilip büyük basının ilgisini çekmiş, tezleri çok satan kitaplara kaynaklık etmiştir. Babasının da Fransız işgali döneminde Antakya'da Fransız işbirlikçisi olduğunu kendisi söylemektedir. 

Bunları birleştirip Küçük tarzıyla isterseniz bir sentez de siz yapın. Bakalım ortaya ne çıkacak? Sorun Yalçın Küçük değil, onu önemli bir referans haline getirenler." 

Oral Çalışların sözünü ettiği Fransız İşbirlikçisi Ahmet Sabuni, Yalçın Küçük'ün dedesi ya da babasıdır. 1930'lu yılların ortasında, Hatay'ın Türkiye'ye katılmasını engellemek için Fransız istihbaratının Çerkez Ethem'e kurdurduğu Cenup Vilayetleri Yıldırım Komitesi'nin yöneticilerinden biriydi. 

(Ada Bayazıt / Chronicle)

Blog Listem